Abdullatif Acar

Abdullatif Acar

Umreye fotoğraf çekmeye geldim

Fotoğraf çekmeye geldim. Evet, fotoğraf… Ayna kadar anlamlı ve görüntüsü net. İçine ve için için yaptığın bir yolculuğa denk…

Senin sana uzaklığına rağmen yakın…

Karmaşıklığına rağmen açık… Öz çekim gibi.

Hatıra olsun diye değil, hatırlansın, hatırlatılsın diye…

Cefaya da, sefaya da; varlığa da yokluğa da daha nice şeylere “dur” diyecek kadar hüküm içeren, ötelerden gelen meltem esintisini hissedecek kadar da duygusal…

Bir Osman ve bir Bilal’le oturup sohbet edecek kadar onurlu. Başını kaldırıp yüzlerine bakamayacak kadar da suçlu…

“Nedir bu insan seli?” diyenlere söyle; burada bir damla olmanın onuru var.

İzzetini kayıp edenlerin onurunu kurtarmak için koşuşturdukları bir yer burası.

Hissiyatların yok olduğu bu zamanda hissedebilme terapisi de istersen.

Ancak saadetin inşasında ıztırap ve remelle müşriklere ders vardı, Müslümanlar güçlü görünsün diye. Bugün esaret altında inleyen, zelil durumdaki ümmetin hâlini çektim Kâbe etrafında. Yürüyüşler, koşuşturmalar, çalımların kâr etmediğine şahit olunca ümmetin umresi sakat oldu bile diyemedim.

Karalara büründüğünü görünce Kâbe’nin, duvarına yaslanıp ağlandığını hissedersin Resûlullah’ın…

Peygamber’i ağlatan Ebu Cehil’lerin torunları bugün iki buçuk milyar İslam ümmetini ağlatıyor.

Duvarına yaslanıp ağlayacağın, için için gözyaşı döküp dertleşeceğin Kâbe’ye yaklaşmak mümkün değil. Kâbe muzdarip, ağlayan ümmet muzdarip.

Bedir’deki samimi dua dokunur yüreğinize:

«Ey Allâh’ım! Bana olan vaadini ihsan eyle! Allâh’ım! Bana zafer nasip et. Ey Allâh’ım! Eğer ehl-i İslâm’ın bu topluluğunu helâk edersen, artık yeryüzünde Sana ibadet edecek kimse kalmayacak!»

Melekler Tepesi’ni çektim; terk edilmiş mevzileri kimse doldurmamıştı. Allah’ın ordusu inecek de dua eden yok, gözyaşı ile yoğrulan kum yığınlarının üzerinde.

Ebrehe’nin orduları karşısında Ebabil kuşlarını da göremedim.

Ebu Cehil’in öldüğünü anlattığınız bir zamanda Ebu Leheb’lerin kıtalar gezdiğini düşününce “yalan söyledim” diye utanır, başınızı yere eğersiniz.

Hacerü’l-Esved’e yaklaşmak için birbirleriyle yarışanlara rağmen zulüm altında inleyen Gazze halkının Kâbe’nin kapısından girdiğini görür, mazlumların duvara asılı hikâyelerini okursunuz. Aslında bu hikâye sizin hikâyenizdir ve yüzünüze okunur. Kırılmış kaleminizin çatırtılarını duyar gibi olursunuz.

Koşuşturmanız, Resûlullah’ın incindiğini gören Hz. Fâtıma’ya benzemeyince, İsmail’i için Hacer validemiz gibi olamayınca, kadraja aldığınız her görüntüyü “olmadı” der, defalarca silersiniz. Her çektiğiniz fotoğrafa bakmaya korkarsınız.

Zulüm altında inleyen İslam âleminin masumiyetini düşünürken, dargın ve sizden küsmüş Kâbe’nin ağladığına şahit olursunuz.

Siz kendiniz için ağlarken o mazlumlar için şarıl şarıl gözyaşı yerine kan akıtır altın oluktan.

Safâ ve Merve’nin baştan başa yeşil ışıklarla donatılması gerektiğini düşünür, olmadığınız kadar hızla koşuşturmanız gerektiğinin farkına varırsınız; İsmail’lerin susuzluktan bağırları yanarken…

Kâbe’yi putlarla temizleyen atamız İbrahim aleyhisselamın teslimiyetinin yokluğu, kalplerin içerisine yeniden putların dikilmesine sebep olmuş. Kâbe’nin etrafında zihinde, fikirde ve nefiste dönen putlara takılır kadrajımız bazen. Biz hangi putları yıkmıştık dersiniz?

Avazınız çıktığı kadar bağırmak isteseniz de duyuramazsınız kalabalıklara, Kerbelâ’nın insafına terk edilen milyonlarca Hüseyin’in feryadını.

Burada bir vefa yokuşu var, sorma… İnişi Kâbe’ye, çıkışı nefsine olur.

Birisi içte, birisi dışta bulunur…

İçindeki yokuşları aşmakta zorlanır, dışındakilerde kayıp olursunuz.

Kâbe duvarına asılı vefasızlar listesinde isminizi görünce utanırsınız yüzüne bakıp dua etmekten…

İzahatını veremediğiniz bir mahkeme kurulur Makam-ı İbrahim etrafında; savunacak bir tarafınız olmayınca bu kadar merhametsiz olmanıza öfkelenirsiniz…

Fotoğrafını çekene de çektirene de kızarsınız…

Evet, Kâbe her zamanki gibi masum, durgun ve alabildiğine siyah. Matem tutar gibi müntesipleri için…

Nur Dağı hiç bu kadar ağır yüke muhatap olmamıştı, cehaletini okuyanlar çıkmayınca. İnişlerin ve çıkışların yorgunluğunun ruhlara sirayet etmediğini görürsünüz.

“Ben bir şey bilmem”in masumiyeti karşısında, fikirlerin putlaştırıldığı bir dünyada, kalabalıklar arasında aslında hiç kimsenin olmadığının fotoğrafını çekersiniz.

Dert derde muhtaç, sahipsiz dava; yetim ve öksüz…

Sevr Mağarası sessiz mi sessiz…

Ruhunu onun yolunda feda edecek Sıddîk-ı Ekberler olmadığından, örümcekler artık ağ bağlamıyor. İkinin üçüncüsü yok yanınızda…

Okçular Tepesi terk edilmiş; Uhud Meydanı’nda kelle koltukta dava için şehadet şerbeti yudumlayanların sadece anısı kalmış.

Kasıla kasıla yaşamadığınız ruhun fotoğrafını çekerken flaşlar yüzünüzde patlar…

Resûlullah’ın yürüdüğü yollara serpilen dikenleri, secdedeyken üzerine konan deve işkembesinin ağırlığını düşünür; sırtınıza yüklenen bu kadar sorumluluğun büyüklüğünü hissedemeden başınızı kaldırdığınız anda, “Hangi yüzle geldim?” diye bir de utancınızın fotoğrafını çekersiniz…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Abdullatif Acar Arşivi