Abdullatif Acar
Miraç ve namaz
İsrâ, gece yürüyüşünü; Mi’râc ise yükselişi ifade eder. İsrâ ve Mi’râc hadisesi, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatındaki en büyük mucizelerden biridir.
Allah Resûlü bu kutlu yolculuğu şöyle anlatmaktadır: “Mekke’de bulunduğum bir sırada evimin tavanı yarıldı. Cebrâil geldi; göğsümü yardı ve kalbimi zemzem suyu ile yıkadı. Sonra içinde hikmet ve iman dolu altından bir tas getirerek onu kalbime boşalttı. Ardından göğsümü kapattı ve elimden tutarak beni semaya çıkardı.” (Buhârî, Salât, 1; Müslim, Îmân, 263)
Bu hâdise, Peygamberimizin kalbinin yüksek hakikatlere hazırlanması açısından büyük bir önem taşımaktadır.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur: “Kendisine birtakım âyetlerimizi göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Şüphesiz O, hakkıyla işiten ve görendir.”(İsrâ, 17/1)
Mescid-i Aksâ, “uzak mescid” anlamına gelir. O günün şartlarında yaklaşık bir aylık mesafenin kısa bir sürede kat edilmesi, her türlü noksan sıfattan münezzeh ve bütün kemal sıfatlarla muttasıf olan Allah Teâlâ için elbette zor değildir. O, “Ol” dediğinde her şey olur; “Yürü kulum” dediğinde buna kimse engel olamaz.
Mi’râc hadisesi, Peygamberimizin (s.a.v.) en ağır imtihanlarla muhatap olduğu bir dönemde gerçekleşmiştir. Müşriklerin uyguladığı boykotlar, zulüm ve işkenceler zirveye ulaşmıştı. Onu himaye eden, koruyup kollayan amcası Ebû Tâlib’in vefatı yalnızlığına yalnızlık katmış; her konuda yanında olan, desteğini esirgemeyen muhterem eşi Hz. Hatice’nin vefatı ise yükünü daha da ağırlaştırmıştı.
Sebeplerin tükendiği, çarelerin kalmadığı bir zamanda; üzerindeki destekler birer birer çekilirken, ağırlaşan bu kalbin inşiraha ihtiyacı vardı. Her şeyin sahibi olan Allah Teâlâ, Habîbini huzuruna davet ederek onu ödüllendirmiş; birçok hikmete mebnî bu büyük mucizeyi lütfetmiştir.
Bu davet kutlu bir davettir. Sahipsiz bırakan halktan Hakk’a hicrettir. Sahibi olmayana sahip çıkan Allah’ın bir lütfu ve inayetidir. Bu, “bittim” denilen yerde yeniden umutların yeşerdiği andır.
Mi’râc; maddeden mânâya, karanlıktan aydınlığa, hüzünden sürura, marifetten iltifata, yokluktan varlığa, sabırdan mükâfata yapılan ilâhî bir yolculuktur.
İsrâ hadisesinden sonra Cebrâil’in refakatinde Sidretü’l-Müntehâ’ya yükselen Peygamberimiz, orada hiçbir aracıya gerek olmaksızın Rabb’iyle buluşmuştur. Yükselirken her gök tabakasında peygamberlerle görüşmüş, birçok hakikat ve hikmete şahit olmuştur.
Sidretü’l-Müntehâ, Cebrâil’in (a.s.) dahi geçemediği bir sınırdır. Cebrâil burada:
“Buradan öteye geçersem yanarım; bundan sonra sen gideceksin ey Allah’ın Resûlü” demiştir.
Bu sahne, kul ile Allah arasına Cebrâil dahi olsa kimsenin giremeyeceğini öğreten ibretli bir kesittir.
Yüce Allah bu hâli şöyle anlatır: “Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. Andolsun ki Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.”(Necm, 53/17-18)
Allah Resûlü Mi’râc’tan üç büyük hediye ile dönmüştür:
Beş vakit namaz,
Bakara Sûresi’nin son âyetleri,
Ümmetinden şirke düşmeyenlerin büyük günahlarının affedileceği müjdesi.
(Müslim, Îmân, 279)
Ana hatlarıyla değindiğimiz üzere Mi’râc ile namaz arasında güçlü bir bağ vardır. “Mi’râcın kulların hayatındaki karşılığı namazdır” desek yanlış olmaz. Nitekim Allah Resûlü:“Müminin mi’râcı namazdır” buyurarak bu hakikate işaret etmiştir.
Namaz, Rabbe yakınlaşmanın en büyük vesilesidir. “Secde et ve yaklaş” emri, Mi’râcın hakikatini içinde barındırır. Yakınlık arttıkça, kulun Rabb’inden isteme hakkı da artar. Yakınlık meydana getiren her amel, duaların kabulüne vesile olur.
Namaz müminin mi’râcıdır; secde ise Sidretü’l-Müntehâsıdır. Bütün ibadetlerin özeti namaz, namazın zirvesi ise secdedir. Bu sebeple Allah Resûlü:
“Kulun Rabbine en yakın olduğu an secde anıdır. O hâlde secdede çok dua ediniz” buyurmuştur.
Mi’râc öncesinde Peygamberimizin kalbinin zemzemle yıkanarak ilim ve hikmetle doldurulması, kalbin göreceği ve şahit olacağı hakikatlere hazırlanmasıdır. Abdest de kulun namaza ruhen ve bedenen hazırlanmasıdır. Su, azaları temizlediği gibi o azalarla işlenen günahların da temizlenmesine vesile olur.
“Bir kimse güzelce abdest aldığında, günahları tırnaklarının altına kadar dökülür.”(Müslim, Tahâre, 33)
Namazda kıbleye yönelmek istikametimizi; kıyam kararlılığımızı; rükû acziyetimizi; secde ise kulluğun zirvesini ifade eder. Namaz, insanın bedeniyle kıbleye, kalbiyle Rabb’ine yöneldiği andır.
Yüce Allah buyurur: “Müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar namazlarını huşû içinde kılarlar.”(Mü’minûn, 23/1-2)
Namaz insanı fuhşiyattan ve münkerden alıkoyar. Namaz her şeyden önce bir tevhid eylemidir. Mi’râc’ta hediye edilen Bakara Sûresi’nin son iki âyeti; iman, kulluk, hesap günü ve Allah’a yakarışı öğretirken, namazın ruhunu da bizlere anlatır.
Namaz imanın alâmeti olduğu gibi, mahşerde hesabı sorulacak ilk ameldir. Cenâb-ı Hak namaz kılanları “mümin” olarak nitelendirmekte ve “Eğer namaz kılarsanız, ben sizinle beraberim”(Mâide, 5/12) buyurarak Allah ile vuslatın namazla gerçekleştiğini ifade etmektedir.
Namaz dinin direği, göz aydınlığı ve huzurun kaynağıdır. Allah’ı bilmenin yanında kul olmanın ve kul kalmanın yolunu da öğretir. Kalû belâda verilen sözün gereği olarak sırat-ı müstakîm üzere olma arzusunun en açık göstergesidir.
Namaz tesbihtir, tenzîhtir, zikirdir, duadır; yalvarış ve yakarıştır. Aciz kulun, noksanlıktan münezzeh olan Allah’a yönelişidir.
Zorluk ve sıkıntılar karşısında namazla rahatlamak, Mi’râc ile teselli bulan Allah Resûlü’nü hatırlatır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım dileyin.”(Bakara, 2/153)
Peygamberimiz namaz vakti geldiğinde:“Ey Bilâl! Kalk, ezan oku da bizi rahatlat” buyururdu.
Namaz; kalp ve bedenle ilâhî huzurda edeple durma hâlidir. Nice hikmet ve hakikatlere şahit olma zamanıdır. Allah’ı görür gibi ibadet etmek, yani ihsan makamında namaz kılmak, hayatı da ihsan üzere inşa etmeye vesiledir.
Mi’râca yükselmek, önce imtihanlara sabır göstermekle başlar. Kurtuluşa ermek iman ve salih amel ile mümkündür. Salihler, peygamberlerden sonra en ağır imtihanlara maruz kalan kimselerdir. İmtihanın ağırlığı mükâfatın büyüklüğüyle orantılıdır.
Namaz bir mücadele sahnesidir. Şeytanın en korktuğu amel, müminin kıldığı namazdır. Çünkü huzurdan kovulma sebebi secde etmemesidir.
Namaz; çaresizlerin çaresi, dertlerin secdeyle döktüğü yerdir. Huşû kalpte, hudû azalarda olunca kurtuluş vesilesi olur. Yükselmenin ve yücelmenin şartı da budur.
Süleyman Çelebi’nin mısralarıyla bitirelim:
Sen ki Mi’râc eyleyüp ettin niyâz,
Ümmetin mi’râcını kıldın namaz.
Her kaçan kim bu namazı kılalar,
Cümle gök ehli sevâbın alalar.
Çünkü her türlü ibâdet bundadır,
Hakk’a kurbiyyetle vuslat bundadır.
Selam ve dua ile…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.