Zafer Çam
Söylemde mücahit, eylemde müteahhit
Sözün değerini yitirdiği, kavramların içinin boşaltıldığı ve en mukaddes değerlerin bile birer siyasi ya da sosyal aparat haline getirildiği garip bir çağın tanıklarıyız.
Bugün toplumun her kesiminde bir "samimiyet erozyonu" yaşanıyor. Ancak bu erozyonun en tehlikeli, en can acıtıcı boyutu, şüphesiz inanç dünyamız üzerinden yürütülen riyakârlıkta kendini gösteriyor.
Sormaktan çekinmememiz gereken, aksine her gün yüksek sesle haykırmamız gereken o yakıcı soru tam karşımızda duruyor: Yaşamayacağınız şeriatı, uygulamadığınız Kuran’ı ne diye ağzınıza alıyorsunuz?
Ekranlarda, kürsülerde, sosyal medya mecralarında İslam’ın adaletinden, Kuran’ın hükümlerinden, şeriatın nizamından dem vuranların hayatlarına mercek tuttuğumuzda karşılaştığımız manzara tam bir hayal kırıklığı.
Hak, hukuk, adalet sözcükleri dillerinden düşmeyenlerin; iş kendi çıkarlarına, ticaretlerine, konfor alanlarına geldiğinde Kuran’ın en temel ahlaki ilkelerini nasıl bir çırpıda göz ardı ettiklerini ibretle izliyoruz.
Kuran-ı Kerim, en başta adaleti, dürüstlüğü, kul hakkı yememeyi, komşusu açken tok yatmamayı emreder.
Peki, bugün yüksek sesle "dindarlık" taslayanların kaçı bu ilkeleri hayatının merkezine koyuyor?
Ticarete hile karıştıran, İşçinin alın teri kurumadan hakkını vermeyen, Liyakati değil, sadakati ve akrabalığı önceleyen, Yalanı, iftirayı, gıybeti sıradanlaştıran bir zihniyetin, Kuran’dan referans vermesi samimi bir inancın değil, ancak derin bir riyakârlığın tezahürü olabilir.
İslam’ın kutsal kavramlarını sadece rakiplerini alt etmek, toplumu kutuplaştırmak veya kendi hatalarını gizlemek için bir kalkan olarak kullananlar, bu dine en büyük zararı bizzat kendileri veriyor.
Kuran ise insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaracak bir yaşam rehberidir.
Eğer siz bu rehberi sadece duvarlara asılacak, mezarlıklarda okunacak ya da siyasi argümanlara meze yapılacak bir metin olarak görüyorsanız, onu hiç anlamamışsınız demektir.
Yaşamadığınız, ahlakını kuşanmadığınız, adaletini hayatınıza yansıtmadığınız bir inancın savunuculuğunu yapmak, topluma din sunmak değil, dini tüketmektir.
Artık hamaset dolu nutukların, içi boşaltılmış sloganların arkasına saklanma devri bitmelidir.
Toplum, söylenen söze değil, o sözü söyleyenin yürüyüşüne, ahlakına ve adaletine bakıyor.
Genç nesillerin dinden ve mukaddesattan uzaklaşmasından şikâyet edenler, dönüp önce kendi hayatlarındaki bu derin çelişkiye bakmalıdır. Gençler, Kuran’ın ayetlerini duymak değil, o ayetlerin insan hayatında nasıl bir ahlaka dönüştüğünü "görmek" istiyor.
Eğer adaleti hayatınızda tesis etmeyecekseniz, eğer kul hakkından titremeyecekseniz, eğer dürüstlüğü rehber edinmeyecekseniz; ne Kuran’ı kendi dünyevi çıkarlarınıza alet edin ne de şeriat kavramını dillerinizde kirletin.
İslam, birilerinin kimlik rozeti ya da siyasi tapusu değildir.
İnanç, yaşandığı müddetçe şereftir; yaşanmayıp sadece pazarlık konusu yapıldığında ise en büyük vebaldir.
Gelin, dillerinizdeki o sahte dindarlığı bir kenara bırakın ve önce insan olmanın, adil olmanın, ahlaklı olmanın hakkını verin.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.