Zafer Çam
Taziye evinde sofra değil, acı paylaşılır
Anadolu insanının en güzel özelliklerinden biri, iyi günde de kötü günde de birbirinin yanında olmasıdır.
Düğünde sevinci paylaşır, cenazede acıya ortak olur.
Bir evin kapısına ölüm haberi düştüğünde, o kapı sadece yakınlarına değil, komşusuna, akrabasına, dostuna, mahallesine açılır.
İnsanlar bir araya gelir.
Kimi dua eder, kimi Kur’an okur, kimi sessizce oturup acılı ailenin yanında bulunur.
Çünkü Anadolu’da ölüm, insanları birbirinden uzaklaştırmaz; tam tersine birbirine yaklaştırır.
Anadolu’da taziye kültürünün ayrı bir yeri vardır.
Mahalle kültürünün, komşuluk ilişkilerinin ve akrabalık bağlarının hâlâ güçlü olduğu yerlerden biridir.
Geçmişten gelen geleneklerimiz, İslam’ın yardımlaşma, dayanışma, merhamet ve paylaşma anlayışıyla birleşmiş; yıllar boyunca toplumumuzun ortak yaşam kültürünü oluşturmuştur.
Taziye de işte bu kültürün en önemli parçalarından biridir.
Bir yakınımızı kaybettiğimizde acımızı tek başımıza yaşamayız.
Komşumuz gelir.
Akrabamız gelir.
Dostumuz gelir.
Tanıdığımız, tanımadığımız insanlar gelir.
“Başınız sağ olsun” der.
“Allah sabır versin” der.
Bir Fatiha okur.
Bir dua eder.
Bazen hiçbir şey söylemeden sessizce oturur.
Ama o sessizliğin bile bir anlamı vardır.
“Sen yalnız değilsin.”
Taziyenin özü aslında budur.
Acıyı paylaşmak…
Yükü hafifletmek…
Geride kalanların yanında olmak…
Eskiden bu dayanışmanın çok güzel bir örneği vardı.
Cenaze evinde yemek pişmezdi.
Komşular, akrabalar ve dostlar yemek yapar, cenaze evine gönderirdi. Kimi çorba getirirdi, kimi pilav…
Kimi bir tencere yemek bırakır, kimi ekmek gönderirdi.
Bunu kimse bir yük olarak görmezdi.
Çünkü herkes bilirdi ki o evde acı vardır.
O evin insanları bir yakınını kaybetmiştir.
Onların o gün mutfağa girecek, yemek yapacak, misafir ağırlayacak hâli yoktur.
İşte komşuluk burada başlardı.
Bir tencere yemek, aslında sadece yemek değildi.
O tencerenin içinde vefa vardı.
Merhamet vardı.
Dayanışma vardı.
“Senin derdin benim derdimdir” anlayışı vardı.
Bugün ise bu güzel geleneğin büyük ölçüde değiştiğini görüyoruz.
Komşunun cenaze evine yemek götürmesi azalırken, cenaze sahibinin taziye için gelenlere yemek ikram etmesi adeta gelenek hâline geldi.
İşte burada durup biraz düşünmek gerekiyor.
Acısını yaşayan insan neden misafir ağırlamak zorunda kalsın?
Yakınını kaybetmiş bir insan neden “Kaç kişi gelecek, ne yemek yapacağım, ne ikram edeceğim?” diye düşünsün?
Zaten yüreği yanıyor.
Zaten bir evladın, bir eşin, bir annenin, bir babanın, bir kardeşin acısını yaşıyor.
Bir de bunun üzerine ekonomik bir yük binmesin.
Çünkü herkesin ekonomik durumu aynı değil.
Maddi imkânı yerinde olan için taziye yemeği belki bir ikramdır.
Ama dar gelirli bir aile için bu durum ciddi bir masrafa dönüşebilir.
İnsanlar “El âlem ne der?” düşüncesiyle imkânlarının üzerinde harcama yapmak zorunda kalabilir.
Kimi borçlanır.
Kimi eşten dosttan destek alır.
Kimi de zaten zor geçinirken cenazenin ardından bir de taziye masrafının altına girer.
Oysa bizim kültürümüzde taziyenin amacı cenaze sahibine yük olmak değil, onun yükünü almaktır.
Taziye evinde yemek yemek değil, cenaze sahibinin sofrasına yemek götürmek asıl dayanışma değil midir?
Bence bugün hepimizin yeniden düşünmesi gereken konu budur.
Biz taziye geleneğini yaşatıyoruz ama taziyenin özünü kaybediyor muyuz?
Eskiden insanlar taziye evine giderken elleri boş gitmezdi.
Bir tencere yemek götürürdü.
Bir ekmek götürürdü.
Bir tabak aş götürürdü.
Bugün ise bazen cenaze sahibinden yemek bekler hâle geldik.
Oysa acılı insanın elinden tutmak yerine, onun eline bir de yemek masrafı vermek bizim Anadolu kültürümüze yakışmaz.
Elbette taziye evinde gelen misafire bir çay, bir lokma ikram edilmesi ayrı bir şeydir.
Ancak bunu büyük sofralara, kalabalık yemeklere, masraflı ikramlara dönüştürmek başka bir şeydir.
Taziye bir düğün değildir.
Taziye bir şölen değildir.
Taziye, insanların birbirine gösteriş yapacağı bir yer hiç değildir.
Taziye; ölüm karşısında insanın insana sığındığı, acının paylaşıldığı, duaların yükseldiği, gönüllerin birbirine yaklaştığı bir yerdir.
Böyle bir ortamda önemli olan ne yendiği değil, kimin yanında olduğudur.
Önemli olan sofranın zenginliği değil, gönlün zenginliğidir.
Bir cenaze evine gidip saatlerce oturmak, acılı ailenin elini tutmak, bir Fatiha okumak, “Bir ihtiyacınız olursa yanınızdayız” demek; belki de en büyük ikramdır.
Çünkü insanın en zor gününde yanında olmak, en büyük dostluktur.
Anadolu’nun mahalle kültürünü yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Eskiden bir mahallede bir cenaze olduğunda, o mahallede hayat bir anda değişirdi.
Komşular birbirine haber verir, cenaze sahibinin ihtiyaçları karşılanırdı.
Biri yemek yapardı.
Biri çay getirirdi.
Biri gelen misafirlerle ilgilenirdi.
Biri cenaze sahibinin işlerini görürdü.
Herkes elinden geleni yapardı.
Kimse “Bu benim görevim değil” demezdi.
Çünkü mahalle demek sadece aynı sokakta oturmak değildi.
Mahalle demek, aynı acıda buluşmak demekti.
Bugün şehirler büyüdü.
Apartmanlar çoğaldı.
İnsanlar birbirine daha yakın evlerde yaşamaya başladı ama gönüller birbirinden uzaklaştı.
Eskiden komşusunun kapısını çalmadan önce ne pişirdiğini bilen insanlar vardı.
Bugün aynı apartmanda oturduğu hâlde komşusunun adını bilmeyen insanlar var.
İşte bu yüzden kaybettiğimiz sadece yemek götürme geleneği değildir.
Kaybettiğimiz şey, komşuluk kültürümüzdür.
Kaybettiğimiz şey, dayanışma duygumuzdur.
Kaybettiğimiz şey, “Ben değil, biz” anlayışıdır.
Bu nedenle taziye geleneğimizi yeniden gözden geçirmeliyiz.
Cenaze evine giden herkes, oraya bir yük bırakmak yerine bir yük almaya çalışmalıdır.
“Ne ikram edilecek?” diye değil,
“Ben bu ailenin hangi yükünü hafifletebilirim?” diye düşünmelidir.
Belki bir tencere yemek götürürüz.
Belki birkaç gün yemek ihtiyacını karşılarız.
Belki evin işlerine yardımcı oluruz.
Belki şehir dışından gelen misafirlerle ilgileniriz.
Belki sadece sessizce oturur, acılı ailenin yanında olduğumuzu hissettiririz.
Bunların her biri taziyenin gerçek anlamıdır.
Çünkü acı paylaşıldıkça azalır.
Yalnızlık paylaşıldıkça kaybolur.
Dayanışma arttıkça toplum güçlenir.
Taziye kültürümüzü yaşatmak istiyorsak, önce onun özünü yaşatmalıyız.
Cenaze sahibini masrafa sokan, onu misafir ağırlamak zorunda bırakan bir anlayış yerine; cenaze sahibinin yükünü alan, ona destek olan, ihtiyaçlarını karşılayan bir dayanışma kültürünü yeniden hâkim kılmalıyız.
Belki de Kırşehir’de, mahallelerimizde, köylerimizde bu konuda ortak bir anlayış geliştirmeliyiz.
Cenaze evinde yemek yapılmaz; yemek cenaze evine götürülür.
Bu güzel geleneği yeniden yaşatabiliriz.
Çünkü bizim kültürümüzün özü budur.
Bizim inancımızın özü de budur.
Zor gününde insanın yanında olmak…
Acısını paylaşmak…
Yükünü hafifletmek…
Duasını etmek…
Ve ona, “Sen yalnız değilsin” diyebilmek…
Taziye evine giderken elimizde ne götürdüğümüzden daha önemlisi, gönlümüzde ne taşıdığımızdır.
Bir tabak yemek belki unutulur.
Ama zor gününde yanında olduğunuz insan, bunu ömrü boyunca unutmaz.
Öyleyse gelin, taziye kültürümüzü yeniden hatırlayalım.
Cenaze sahibine yük olmayalım.
Onun sofrasına değil, acısına ortak olalım.
Çünkü taziye evinde gösteriş değil samimiyet, ikram değil dayanışma, kalabalık değil vefa önemlidir.
Ve unutmayalım:
Taziye evinde sofra değil, acı paylaşılır.
Cenaze sahibinden yemek beklenmez; cenaze sahibinin yükü alınır.
İşte Anadolu’nun kadim kültürü güzel geleneği ve insanlığın en anlamlı tarafı budur.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.