İsmet TAŞ
Bir toplum nasıl yalnızlaşır?
Zaman zaman hepimizin kurduğu, iç geçirerek dile getirdiği bir cümle vardır: “Nerede o eski günler…” Özellikle kırklı, ellili yaşlardaki insanlara bir dokunsanız bin ah işitirsiniz. "Eskiden ne vardı ki bu kadar özlem duyuyorsunuz?" diye soracak olsanız; dostluktan komşuluğa, sevgiden saygıya, merhametten adalete, kul hakkı gözetmekten dürüstlüğe kadar sayfalar dolusu erdemi bir nefeste sıralayıverirler.
Peki ya şimdi? Bugün, o özlemle anılan değerlerin neredeyse tam tersini yaşıyoruz. En acısı da kapı komşumuzun kim olduğunu bile bilmez hale gelişimiz... Bir dilim ekmeğimizi böldüğümüz, ailemizi gözümüz arkada kalmadan emanet ettiğimiz o komşuluklar nerede kaldı? Şimdilerde kapılarımızı sımsıkı kilitliyor, kimselere güvenemiyoruz. Çünkü ne yazık ki kötülüğün en yakınımızdan gelebileceği duygusu zihinlerimize kazındı.
Açıkçası toplum olarak, insan olarak yalnızlaştık. Kendimizi değersiz hissederken, belki de başkalarını da değersiz ve kıymetsiz görmeye başladık. Bir toplumu oluşturan bireyler duyarsızlaşmışsa, seslerini duyuramıyorlarsa yalnızdırlar; yalnızlıklarına terk edilmişlerdir. Kendi kendimize soruyoruz: "Biz ne ara bu hale geldik?" Oysaki bu bozulma, yozlaşma ve yabancılaşma o kadar hızlı gelişti ki; ne olduğunu anlamaya vakit bulamadan kendimizi derin bir yalnızlığın ortasında bulduk.
Peki, biz nasıl bu hale geldik? Gelin hep birlikte düşünelim. Sorunu ne kadar net ve cesur bir şekilde ortaya koyarsak, çözümü de o kadar kolay buluruz.
Öncelikle aramızdaki milli ve manevi bağlar zayıfladı; büyüğün büyüklüğünü, küçüğün küçüklüğünü unuttuğu bir zemin oluştu. Sevgi ve saygıyı rafa kaldırınca ilişkilerimiz yüzeysel ve samimiyetsiz bir hal aldı. Dijitalleşme, köyden şehre göç ve acımasız rekabet kültürü gibi modern yaşamın getirdiği yükler samimi bağlarımızı kopardı; yerini çıkar ve menfaat çatışmalarına bıraktı. Başkalarının hayatlarına özenme ve kendi değerlerimize aykırı bir yaşam sürme arzusu, toplum olarak bizleri kimliksizleşmenin eşiğine getirdi. Birbirimize inanmak ve dayanışmak yerine kıskançlığı ve çekememezliği koyduk.
Bir zamanlar birbirimizin acısına da neşesine de ortak olurken, zamanla dertlerimizi kimseye anlatamaz, sesimizi duyuramaz olduk. Ne verilen emeklerin tam karşılığı alınabildi ne de beklenen adalet duygusu pekiştirilebildi. Sevgi kültürü yerine öfke ve nefreti besledik; kendi medeniyet değerlerimizi terk edip dışarıdan empoze edilen kokuşmuş kültürlere yenik düştük. Eskiden zenginliğimiz olan sağcı-solcu, Alevi-Sünni, Kürt-Laz-Çerkes kardeşliği ne yazık ki karşıtlıklara kurban edilmek istendi. Ve en önemlisi, birbirimizin sevincini ve tasasını paylaşmaktan vazgeçip "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" anlayışına sarıldık.
Peki, bu yalnızlıktan ve kendi öz değerlerimize yabancılaşmaktan kurtuluş yolu yok mu? Elbette var ve aslında çok basit: Yukarıda sıraladığımız olumsuzlukların tam tersini yapmak! Yani tabiri caizse, toplumsal olarak "fabrika ayarlarımıza" dönmek...
Milli ve manevi kültürümüzü sadece sözde değil, yaşamın tam merkezinde yaşatmak zorundayız. Bizi biz yapan köklü değerlerimize sımsıkı sarılmalı; milli birlik, beraberlik ve kardeşliğimizi yeniden pekiştirmeliyiz. Kimliğimizi, inancımızı ve tarihsel sorumluluğumuzu hatırlayarak bu olumsuz gidişata hep birlikte dur demeliyiz. Şüphesiz ki bu dönüşüm tek bir bireyin çabasıyla değil, toplumsal bir silkinişle mümkündür. Bunun için de öncelikle toplumun bu değerlere yeniden inanmasını sağlamak gerekir.
Bu anlamda her birimiz sorumluyuz. "Nemelazımcılık" veya vurdumduymazlık yapmak yerine görev bilinciyle hareket etmek; bu toplumu yalnızlık ve yozlaşma sarmalından kurtarmak her Türk’ün, her Müslümanın ve her duyarlı insanın en temel görevidir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.