Ekranların ardındaki soğukluk

Geçtiğimiz günlerde sokakta yürürken gözüm bir grup gence takıldı. Birbirleriyle konuşmak yerine, yan yana oturup ekranlarına bakıyorlardı. Fakat asıl dikkatimi çeken şey bu klasik manzara değil, ekranlarında gördükleri bir haber ya da video karşısında verdikleri tepkiydi:

Bir insanın yaşadığı talihsiz bir olayla dalga geçiyor, adeta bir felaketi kahkahalarla izliyorlardı. Hem de öyle böyle bir dalga geçmek değildi. O an durup düşündüm; Empati duygumuz nereye kayboldu?

Son yıllarda gençlik kültürünün merkezine oturan sosyal medya platformları, sadece iletişim kurma biçimlerimizi değil, insani duygularımızı deneyimleme şeklimizi de kökten değiştiriyor. Ne yazık ki bu değişim, daha anlayışlı ve hoşgörülü bir toplum yaratmak yerine, giderek daha acımasız ve duyarsız bireyler yetiştiriyor.

Sosyal medyanın çalışma prensibi oldukça basit: İlgi çek, etkileşim al, gündemde kal. Ne var ki dijital dünyada en hızlı etkileşim toplayan şey sevgi ya da nezaket değil; nefret, öfke ve linç kültürü.

Bir insanın hatasını, fiziksel görünüşünü ya da bir anlık zayıflığını hedef almak, gençlere binlerce "beğeni" ve "takipçi" olarak geri dönüyor. Hal böyle olunca, birini dijital ortamda aşağılamak veya başkasının acısıyla dalga geçmek, gençler arasında bir popülerlik ve zekâ gösterisi gibi algılanmaya başladı.

Gerçek hayatta bir insanın yüzüne bakarak söyleyemeyeceğimiz en ağır cümleleri, bir klavyenin arkasına sığınarak rahatça yazabiliyoruz. Sosyal medya, karşımızdaki kişinin gerçek bir insan, bir can taşıdığı gerçeğiyle aramıza saydam ama soğuk bir duvar örüyor.

Sürekli olarak şiddet, linç, alay ve acı dolu içeriklere maruz kalan genç beyinler, bir süre sonra bu duruma karşı duyarsızlaşıyor. Psikolojide "duyarsızlaşma" (desensitization) olarak bilinen bu durum, gençlerin gerçek yaşamda karşılaştıkları haksızlıklara ve başkalarının acılarına karşı da vurdumduymaz hale gelmesine yol açıyor.

"Bir insanın acısına ortak olamayan, onun hissettiklerini anlayamayan bir nesil; gelecekte sadece dijital dünyada değil, gerçek yaşamda da soğuk ve acımasız bir toplumun mimarı olacaktır."

Peki bu konuda ne yapmalı, ailelere nasıl bir sorumluluk düşüyor biraz ona kafa yormakta fayda var sevgili Ulus Gazetesi okurları. Burada en büyük görev ailelere düşüyor ne yazık ki. Çünkü aileler bu işine girmediği sürece bu acımasız çark dönmeye devam edecek.

Gençleri tamamen suçlamak işin kolayına kaçmak olur. Asıl mesele, onlara bu dijital evrende yalnız ve rehbersiz bırakan sistemdedir.

Sosyal medyayı hayatımızdan tamamen çıkarmak mümkün değil; ancak onun bizi yönetmesine izin vermemek bizim elimizde. Gençlere dijital okuryazarlık kazandırırken, aynı zamanda dijital etik ve empati kavramlarını da aşılamak zorundayız. Karşılarındakinin bir avatar veya profil fotoğrafı değil, hisleri olan gerçek bir insan olduğunu onlara sık sık hatırlatmalıyız.

Eğer bugün ekranların arkasında filizlenen bu acımasızlığa ve duyarsızlığa göz yumarsak, yarın yüz yüze baktığımızda birbirine sarılmayı unutmuş, empati yeteneğini kaybetmiş bir toplumla baş başa kalacağız.

Ve unutmayalım; hiçbir "beğeni" sayısı, kaybolan bir insani duyguyu geri getirmeye yetmez.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Eyüp Kara Arşivi