Eyüp Kara
Kardeşlik iklimi
Yeryüzünde yaşayan bir buçuk milyar civarındaki İslam âlemini kuşatan ve mânevî heyecana gark eden kutlu mevsim Ramazan-ı Şerif ayında, iftar programları ve diğer yardımlaşma ve dayanışma etkinlikleriyle tam bir KARDEŞLİK İKLİMİ yaşanıyor. Bu durum hiç şüphesiz birlik ve beraberliğimizi güçlendirmektedir.
Dünyanın birçok bölgelerinde Müslümanlara reva görülen mezâlim ve çevremizdeki kardeş kavgaları nedeniyle akan kan ve gözyaşı yüreğimizi sızlatmakta, hepimizi derinden üzmektedir. Bu kutlu mevsimde Rabbimizden dileğimiz, acıların sona ermesi ve barışın hâkim olmasıdır.
Müslümanlar kardeştir. Fert ve topluluk olarak birbiriyle hayırda yarışırlar, rekabet etmezler. Müslüman, diğer kardeşinin rakîbi değil, sadece aynı yolda ya da diğer kulvardaki şerîkidir. Dolayısıyla hayırlı ve güzel işlerde kardeşçe müsabaka olabilir.
Hayırda müsâbaka ne kadar güzel ve makbul ise, hangi alanda olursa olsun rekâbet, çekişme ve çelmeleme de o kadar çirkin ve kötüdür. Zira rekâbette yenmek, kıskanmak, ötelemek ve karalamak gibi kötü şeyler vardır ki, kavgaya götüren bu haller kardeşliği yok eder.
Bugün baktığımızda, içeride ve dışarıda Müslümanların durumu hiç iç açıcı değildir. Maalesef aynı duvarın tuğlaları gibi birbirine kenetlenmesi gereken kimi Müslümanlar, birbirinden ayrışmaktadır. Farklı mezhep ve cemaatlere mensup kişiler, sanki diğerinin hasmı ve düşmanı gibi davranmaktadırlar.
Elbette her kes en doğru yolda yürüdüğüne inanır. Hayırda tatlı bir yarış lazımdır. Ancak diğerini tahkir, tel’in ve tekfir kat’iyyen doğru değildir. Bil’aks mütevâzî davranarak öteki Müslümanı kendinden üstün görmek, yüceltmek gerekirken tahkir ve tekfir eden, kendisi kâfir olur.
Maalesef tarihte yaşanan Sıffin Savaşı, Cemel Vak’ası ve Kerbelâ faciasından başlayarak günümüze dek süren kavgalar, çatışmalar çok acı ve üzücüdür. Gayri-müslimler birbiriyle kolayca anlaşırken, hatta dost oldukları halde, Müslümanların boğaz boğaza savaşmaları esef vericidir.
Halbuki, üstazlarımız böyle değildiler. Onlar diğerini kendinden üstün görür ve yüceltirler; “Eller yahşi biz yaman, eller buğday biz saman” derlerdi.
Sultan 1.Ahmed, Aziz Mahmut Hüdâî hazretlerinin müntesibidir. Bir gün Sultan hocasına hediye gönderir, Aziz Mahmut, hediyeyi kabul etmeyip iade eder. Sultan da aynı hediyeyi devrin diğer âlimlerinden Abdülmecid Sivasî’ye gönderir. O kabul eder.
Padişah: “Abdülmecid Efendi! Senin kabul ettiğin bu hediyeyi Aziz Mahmut kabul etmemişti” der, o büyük âlimden şu cevabı alır: “Aziz Mahmud Anka Kuşu gibidir. Her lâşeye tenezzül etmez.”
Pâdişah, bir başka gün Aziz Mahmut Hüdâî’ye,“Senin kabul etmediğin hediyeyi, Abdülmecid Sivasî kabul etti” deyince, Aziz Mahmud Hüdâi şu ibretlik cevabı verir:”Abdülmecid Sivasî deniz gibidir. İçine bir damla necâset düşmekle kirlenmez.”
İlim, irfan sahibi mânevî terbiye almış olgun kişiler işte böyledir. Onlar kibirlenmez, çekiştirmez ve başkasını hakir görmezler.
Vaktiyle sahte bir şeyh Akşehir’e gelmiş. Bir takım cahilleri etrafına toplayıp, evliya olduğundan bahisle atıp tutuyormuş. Durumu Nasrettin Hoca’ya anlatmışlar. Hoca adamın haddini bilmez bir sahtekâr olduğunu anlamış… Ama anlamamazlıktan gelip, mollalarıyla birlikte adamın yanına gitmiş.
Ak sakallı, koca sarıklı bir hocanın ziyaretine geldiğini sanan sahte şeyhin ayakları iyice yerden kesilmiş, atıp tutmaya başlamış, lafı hocaya getirerek demiş ki: “İşte böyle…Sizin hoca eşeğiyle uğraşırken, ben göğün yedinci katında Melâike ile haşır neşir oluyorum.”
Tabi ki, Nasrettin Hocanın sabrı taşmış, demiş ki:
“-Erenler! Semâvatta seyahat ederken, şu nuranî yüzünüze tüy gibi yumuşak bir şey dokunuyor mu?” Sahte şeyh iyice coşmuş:
“Tabi, tabi… tüy desem tüy değil. Tül desem tül değil… diye başlayınca, Nasrettin hoca taşı gediğine koymuş, demiş ki:
“İşte o, bizim merkebin kuyruğudur”
Müslümanları dilim dilim bölen sahte şeyh ve emîrlere duyurulur…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.