Eyüp Kara
Hayata ve yaşama dair…
Hayat bazen uzun bir yolculuk gibi anlatılır; Oysa çoğu zaman bir pencere kenarında unutulmuş çay kadar sessizdir. İnsan büyüdükçe büyük mutlulukların peşinden koşmayı bırakıp küçük huzurların kıymetini anlamaya başlıyor. Eskiden “bir gün her şey mükemmel olacak” diye beklediğimiz anların, aslında çoktan yaşanıp geçtiğini fark ediyoruz.
Bir sabah acele etmeden uyanabilmek, sevdiğin bir insanın sesini duymak, yorgun bir günün sonunda başını güvenle yastığa koyabilmek… Hayat çoğu zaman gösterişli anlarda değil, kimsenin alkışlamadığı sade detaylarda saklı. Ama ne gariptir ki insan, sahip olduklarını kaybetme korkusu başlayana kadar onların değerini tam olarak anlayamıyor.
Bugünün insanı sürekli yetişmeye çalışıyor. Daha fazla para, daha iyi bir kariyer, daha güzel bir ev, daha kusursuz bir hayat… Fakat bu telaşın içinde çoğu kişi kendisini geride bırakıyor. Oysa insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey bazen sadece durmaktır. Bir ağacın gölgesinde birkaç dakika düşünmeden oturmak, gökyüzüne bakmak, sessizliği dinlemek… Çünkü ruh da en az beden kadar yoruluyor.
Hayatın en büyük öğretmeni zamandır. Zaman, kimlerin gerçekten yanında kaldığını gösterir. Kırgınlıkların bazılarını unutturur, bazılarınıysa insanın içine ince bir çizik gibi bırakır. Ama yine de öğretir: Hiçbir acı sonsuza kadar sürmez. İnsan, en kırık yerinden bile yeniden filiz verebilir yeter ki umutsuz olmayın ve de umudunuzu kaybetmeyin.
Belki de hayatın sırrı tam olarak burada gizlidir. Kusursuz olmaya çalışmadan yaşayabilmekte… Her şeyi kontrol edemeyeceğini kabul etmekte… Bazen kaybetmenin de kazandırdığını anlayabilmekte… Fakat bu anlamalar geç olmadan anlaşılabilse keşke…
Ve en önemlisi, geç kalmış sayılmadan sevebilmekte. Çünkü insan bu dünyadan geriye ne kadar para kazandığını değil, kaç kalbe dokunduğunu bırakarak gidiyor.
Hayat, insana her dönem başka bir yüzünü gösteren uzun bir hikâyedir. Çocukken büyümek için sabırsızlanırız. Çünkü bize göre büyümek özgürlük demektir; İstediğimiz yere gitmek, istediğimiz kararları almak, kimseye hesap vermemek… Oysa yıllar geçip omuzlarımıza sorumluluklar yüklendiğinde anlarız ki insan aslında en çok çocukken hafiftir. Büyümek, biraz da insanın içindeki o kaygısız tarafı yavaş yavaş kaybetmesidir.
Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, mutluluğun hep ileride bir yerde olduğuna inandırmasıdır. “Şunu da başarırsam rahat edeceğim”, “Biraz daha param olursa mutlu olacağım”, “Bir gün her şey yoluna girecek…” diye diye ömür tüketiyoruz. Fakat hayatın ironisi şurada saklı: İnsan çoğu zaman ulaşmaya çalıştığı şeylere vardığında bile tam anlamıyla huzurlu olamıyor. Çünkü mesele sahip olmak değil, hissedebilmek.
Bugün birçok insan kalabalıkların içinde yalnız. Sosyal medya ekranlarında herkes gülümsüyor, herkes güçlü görünüyor, herkes kusursuz hayatlar sergiliyor. Ama geceleri başını yastığa koyduğunda kaç kişinin gerçekten huzurlu olduğunu kim bilebilir?
İnsan artık en çok kendisini saklıyor. Kırıldığını belli etmemeye, yorulduğunu göstermemeye çalışıyor. Güçlü görünmenin zorunluluk haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. Halbuki bazen insanın “Ben yoruldum” diyebilmesi bile büyük bir cesaret.
Hayatın en ağır tarafı belki de alışmaktır. İnsan her şeye alışıyor. Yokluğa, yalnızlığa, özleme, hatta acıya bile… İlk başta “Buna dayanamam” dediği ne varsa zamanla içinde sessiz bir yere yerleşiyor, hatta kalbinin en derinlerine. Çünkü zaman sadece yaraları iyileştirmiyor; insanı değiştiriyor da. Dün ağladığın şey bugün sadece uzak bir hatıraya dönüşebiliyor. İşte bu yüzden hiçbir duygu sonsuza kadar sürmüyor. Ne en büyük mutluluk kalıcı ne de en derin acı…
Bir de insan ilişkileri var hayatın tam merkezinde duran. Kimi insanlar hayatımıza kısa süreliğine giriyor ama bıraktıkları iz yıllarca silinmiyor. Kimi insanlar ise yıllarca yanımızda olsa bile bir yabancı gibi kalıyor. Aslında mesele süre değil; Samimiyet. İnsan bazen bir yabancının tek cümlesinde kendini bulurken, en yakınındakiler tarafından anlaşılmayabiliyor. Bu yüzden gerçek bağlar artık çok kıymetli. Çünkü bu çağda herkes konuşuyor ama çok az insan gerçekten dinliyor.
Hayat aynı zamanda vazgeçmeyi de öğretiyor insana. Her şeyin bizim istediğimiz gibi olmayacağını, bazı insanların kalmayacağını, bazı hayallerin gerçekleşmeyeceğini kabul etmeyi… Gençken kaybetmek korkutur insanı. Ama zamanla anlıyoruz ki bazı kayıplar aslında yüklerden kurtulmaktır. Her giden eksiltmiyor bazen; Bazı insanlar gidince insan kendine daha çok yaklaşıyor, belki de kendini buluyor.
Ve zaman… Hayatın en sessiz ama en güçlü gerçeği. Fark ettirmeden akıp gidiyor. Bir bakmışsın çocukluk dediğin şey eski bir fotoğraf olmuş. Bir bakmışsın annenin saçlarına beyazlar düşmüş. İnsan en çok da zamanın geri gelmediğini öğrendiğinde olgunlaşıyor. Bu yüzden belki de hayatın en büyük lüksü gerçekten yaşayabilmek. Sürekli geçmişi düşünmeden, geleceği hesaplamadan, şu anın içinde kalabilmek…
Çünkü çoğu insan bir gün mutlu olmak için yaşıyor ama hayat “bir gün” değil, bugündür.
Belki de bu yüzden insan bazen durup kendine şu soruyu sormalı:
“Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece yetişmeye mi çalışıyorum?”
Çünkü hayat; Herkesin sonunda kaybettiği bir yarış değil, hissedebildiğin kadar anlam kazanan kısa bir yolculuktur. Ve bu yolculukta geriye kalan şey nedir biliyor musun? Kaç ev aldığın, ne kadar kazandığın ya da ne kadar başarılı göründüğün değil… Kime iyi geldiğin, kimi sevdiğin ve kimlerin kalbinde iz bıraktığındır.
İnsan en sonunda şunu anlıyor:
Mutluluk büyük mucizelerde değil;
Bir fincan çayın sıcaklığında,
Samimi bir sohbette,
Annesinin sesinde,
Uzun zamandır görmediği bir dostun gülüşünde,
Ve içini huzurla dolduran küçük anlarda saklı.
Çünkü hayat aslında büyük cevaplardan çok, küçük ama gerçek hislerden oluşuyor…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.