Adem Öztürk
Görünen Barışın Görünmeyen Savaşları
GÜÇLÜ HİLAL İSTENMİYOR MU
ABD-İran Uzlaşısının Perde Arkası ve Bölgesel Dengeler
İslam coğrafyası ve özellikle Ortadoğu, yakın tarihin en sancılı, yıkıcı ve karmaşık dönemlerinden birini geride bırakmaktadır. Son dönemde ABD-İran ekseninde yaşanan yumuşama ve çatışmaların sonlandırılmasına yönelik adımlar, bölgesel huzur ve istikrar adına küresel ölçekte büyük bir iyimserlik dalgası yaratmıştır. Mazlum halkların üzerindeki zulmün kalkması, altyapıların, okulların bombalanmasının son bulması ve akan kanın durması şüphesiz bölge halkları için en büyük temennidir. Ancak uluslararası ilişkilerin makro-realist doğası, hiçbir barış anlaşmasının sadece iyi niyet temelinde inşa edilmediğini göstermektedir. Bu uzlaşmanın perde arkasında, enerji güvenliğinden savunma sanayisindeki zorunlu dönüşümlere, değişen ittifak mimarilerinden Batı'nın yeni bölge stratejilerine kadar uzanan çok katmanlı bir dinamik yatmaktadır.
İran'ın bölgesel ve mezhepçi politikalarının yarattığı gerilim, küresel güçlerin müdahalesiyle birleştiğinde tüm bölgeyi içine çeken bir yangına dönüşmüştür. Savaş sürecinde, bölgedeki bazı aktörlerin hava sahalarını açması veya ABD üslerine ev sahipliği yapması, çatışmanın coğrafi olarak genişlemesine yol açmış; karşılıklı füze ve İHA saldırıları altyapıları felç etmiştir. Ancak bu krizin küresel ekonomiyi en derinden sarsan hamlesi, dünya petrol ticaretinin kalbi konumundaki Hürmüz Boğazı'nın kapatılması veya işlevsiz hale getirilmesi olmuştur.
21 Milyon Varil/Gün Hürmüz Boğazı'ndan geçen günlük petrol miktarı. Küresel petrol ticaretinin %25'ini oluşturur. | 2.3 Trilyon Dolar Bölgesel çatışmaların ve altyapı yıkımlarının bölge ekonomilerine getirdiği toplam finansal yük tahmini. |
%30 Fiyat Şoku Boğazdaki tıkanıklıkların küresel enerji ve lojistik maliyetlerinde yarattığı anlık artış oranı. | 4 Büyük Aktör Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan'ın oluşturduğu yeni jeopolitik denge ekseni. |
Hürmüz Boğazı'nın kilitlenmesi, başta Körfez ülkeleri olmak üzere küresel piyasaları alternatif ulaşım ve lojistik yolları aramaya itmiştir. Deniz yollarının güvensizliği, kara ve demiryolu koridorlarının (örneğin Irak üzerinden Türkiye'ye uzanan Kalkınma Yolu Projesi veya Suudi Arabistan-Ürdün hatları) stratejik önemini katbekat artırmıştır.
Yaşanan bu küresel kriz süreci, Körfez ülkeleri açısından tarihi bir kırılma noktasını beraberinde getirmiştir: Batılı müttefiklerin sadakati ve 'güvenli liman' olma vasfı ciddi şekilde sorgulanmaya başlanmıştır. Kriz anında Batı'nın vaat ettiği tam korumanın füzeleri engellemeye yetmediğini ve ekonomik çıkarlar zedelendiğinde ittifakların esnediğini gören bölge devletleri, kendi göbek bağlarını kesme kararı almıştır. Bu durum, savunma sanayisinde yerlilik oranını artırma ve bağımsız askeri varlık inşa etme zorunluluğunu doğurmuştur.
‘Güçlü Hilal’ Korkusu ve Batı’nın Yeni Stratejisi
Makalenin en can alıcı sorusu tam bu noktada belirmektedir: Savaşı başlatan ve tırmandıran küresel güçleri birdenbire barış masasına oturmaya iten ana motivasyon neydi? Tarihsel olarak, 1980-1988 Irak-İran Savaşı'nda her iki tarafa da silah satarak bölgenin enerjisini ve kaynaklarını tüketen akıl ile bugünkü akıl aynıdır. Dolayısıyla, ABD-Batı ekseninin bugünkü uzlaşma adımı, bölgede kontrol edemedikleri yeni bir gücün doğuşunu engelleme çabası olarak okunabilir.
Savaşın yarattığı tehdit algısı, bölgenin büyük ve köklü İslam ülkelerini (Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan) ortak bir savunma, güvenlik ve ekonomik iş birliği zemininde bir araya getirmeye başlamıştır. Bu dört ülkenin oluşturacağı, jeopolitik literatürde ‘Güçlü Hilal’ olarak adlandırılabilecek bu muazzam blok; hem askeri üretim kapasitesi, hem nüfuz alanı, hem de nükleer/teknolojik caydırıcılık (Pakistan ve Türkiye eksenli) açısından Batı'nın bölgedeki mutlak hegemonyasını tehdit eder boyuta ulaşmıştır.
Eğer savaş devam etseydi, zayıflayan bir İran'ın yarattığı boşluk, bu yerli ve güçlü ittifak tarafından doldurulacaktı. ABD, İsrail ve Batı ekseni; kendi kontrolünde olmayan, kendi silah sistemlerine göbekten bağlı olmayan 'Güçlü bir Hilal' yerine; sınırları kontrol altında tutulan, ambargolarla hırpalanmış ama tamamen yok edilmemiş, 'dengeleyici bir unsur' olarak masada tutulan zayıf bir İran'ı tercih etmiştir. Barış anlaşması, bu yönüyle bölge ülkelerinin daha fazla kenetlenmesini ve bağımsız bir süper güç bloğu oluşturmasını engellemeye yönelik proaktif bir manevra olabilir.
Bölgesel dengeler o kadar hızlı gelişmektedir ki, jeopolitik haritaların yeniden çizildiği bir döneme şahitlik etmekteyiz. Bölgede ne zaman, nerede ve nasıl bir agresif tepki göstereceği kestirilemeyen, rasyonel aktör davranışlarından uzaklaşmış bir İsrail gerçeği bulunmaktadır. Suriye ve Lübnan hatlarındaki kırılmalar, Türkiye'yi neredeyse İsrail ile doğrudan sınır komşusu veya çok yakın bir güvenlik kuşağı içerisine itme riski taşımaktadır. Bu durum, güvenlik tehditlerinin boyutunu proaktif bir aşamaya taşımaktadır.
Sonuç ve Tarihsel Sorumluluk: Bizlere düşen yegane vazife; hamasi söylemlerden uzak, bölgedeki bu hızlı satranç hamlelerini doğru okumaktır. Batı'nın 'böl, parçala, yönet' veya 'savaş tırmandır, tehdit oluştur, uzlaştır ve bağımlı kıl' stratejilerine karşı tek panzehir; bölgesel birlik, samimi iş birliği, yüksek teknolojiye dayalı savunma sanayii ve ekonomik bağımsızlıktır. İnşallah bu barış anlaşması bölgeye gerçek bir huzur getirir; ancak uyanık olmak, daha çok çalışmak ve safları sıklaştırmak her zamankinden daha hayati bir zorunluluktur. Saygılarımla |
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.