Aysel Ayşe Aygün Özer
Barışın masasında Türkiye’nin kırmızı çizgileri
Barış…
Ne kadar güzel bir kelime.
İnsan duyduğunda bile içini biraz olsun rahatlatıyor.
Ama bazı kelimeler vardır; söylenmesi kolay, gerçekleştirilmesi zordur.
Barış da onlardan biri.
Türkiye bugün “Terörsüz Türkiye” başlığı altında tarihi bir sürecin içerisinden geçiyor. DEM Parti ise sürecin yalnızca silahların bırakılmasıyla sınırlı kalmaması, demokratikleşme ve hukuki düzenlemelerle desteklenmesi gerektiğini savunuyor. Parti yöneticileri, Meclis’te kapsamlı bir çerçeve yasanın çıkarılmasını istiyor.
Peki Türkiye bu masada neyi konuşmalı?
Daha önemlisi…
Neyi konuşabilir, neyi asla pazarlık konusu yapmamalıdır?
İşte meselenin en hassas noktası burası.
Çünkü barış istemek başka şeydir, devletin temel güvenlik ve hukuk düzenini tartışmaya açmak başka.
Türkiye elbette demokratikleşebilir.
Elbette vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini genişletebilir.
Elbette hukuk devletini güçlendirebilir.
Bunlar zaten terörün varlığına bağlı olmayan, bütün vatandaşların hakkı olan meselelerdir.
Fakat bunları yaparken bir başka gerçeği de unutmamak gerekir:
Türkiye Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğü ve anayasal düzeni pazarlık konusu değildir.
Devletin güvenliği pazarlık konusu değildir.
Vatandaşların can güvenliği pazarlık konusu değildir.
Ve hiçbir siyasi hedef, silahın gölgesinde meşruiyet kazanamaz.
DEM Parti'nin “demokratikleşme” vurgusunu konuşabiliriz.
Hukuki güvence talebini konuşabiliriz.
Meclis'in sürecin merkezinde olması gerektiğini de konuşabiliriz.
Nitekim DEM Parti, çerçeve yasanın bir “bitiş” değil, yeni bir dönemin başlangıcı olduğunu söylüyor.
Bunların tamamı demokratik siyasetin içerisinde tartışılabilir.
Ama bir sınır vardır.
O sınırın adı Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliğidir.
Çünkü Türkiye'nin bir bölümünün ayrı bir siyasi statüye kavuşması, devletin üniter yapısının tartışmaya açılması veya silahlı bir örgütün siyasi taleplerinin silah bırakmanın karşılığı haline getirilmesi, artık demokratikleşme tartışmasının çok ötesine geçer.
İşte burada Türkiye'nin kırmızı çizgileri başlamalıdır.
Barış için hukuk değişebilir; devletin varlık temeli pazarlık konusu yapılamaz.
Bununla birlikte devletin kırmızı çizgileri olması, toplumun bütün demokratik taleplerinin reddedilmesi anlamına da gelmez.
Tam tersine…
Gerçek bir barışın yolu, vatandaşın devlete güvenmesinden geçer.
Bir insan dilinden, kimliğinden, düşüncesinden veya siyasi görüşünden dolayı kendisini dışlanmış hissediyorsa, bunu konuşmak devletin zayıflığı değil, demokrasinin gereğidir.
Fakat bu taleplerin adresi de bellidir:
Meclis.
Silah değil.
Şiddet değil.
Tehdit değil.
Sandık ve hukuk.
İşte Türkiye'nin görmek istediği tablo tam olarak bu olmalı.
DEM Parti'nin siyasi talepleri varsa, bunları Meclis'te savunmalıdır.
AK Parti'nin yaklaşımı varsa, Meclis'te anlatmalıdır.
CHP'nin itirazı varsa, Meclis'te ortaya koymalıdır.
MHP'nin kırmızı çizgileri varsa, Meclis'te savunmalıdır.
Çünkü Türkiye'nin geleceğini belirleyecek olan yer İmralı değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir.
2 Ağustos'ta DEM Parti İmralı Heyeti'nin Abdullah Öcalan ile yeniden görüşmesi ve aynı günlerde çerçeve yasa hazırlığının gündemde olması, sürecin kritik bir aşamaya geldiğini gösteriyor.
Tam da bu nedenle toplumun kafasındaki soruların cevapsız kalmaması gerekiyor.
Ne üzerinde anlaşılacak?
Hangi hukuki düzenlemeler yapılacak?
Silahların bırakılması hangi şartlara bağlanacak?
Örgüt mensupları için nasıl bir hukuki süreç işletilecek?
Devletin güvenlik politikası nasıl şekillenecek?
Ve en önemlisi:
Bu süreç Türkiye'nin hangi sınırları içerisinde yürütülecek?
Bunların açıkça konuşulması gerekir.
Çünkü toplumdan “barış için güvenin” demek kolaydır.
Asıl zor olan, o güveni sağlayacak şeffaflığı ortaya koymaktır.
Benim kırmızı çizgim çok basit:
Barış olsun.
Ama Türkiye'nin birliği bozulmasın.
Silahlar sussun.
Ama silahın yerine başka bir baskı mekanizması gelmesin.
Demokrasi güçlensin.
Ama demokrasi adı altında terör meşrulaştırılmasın.
Hukuk güçlensin.
Ama hukuk kişilere veya örgütlere göre şekillenmesin.
Ve en önemlisi…
Bu ülkenin geleceği kapalı kapılar ardında değil, milletin temsilcilerinin bulunduğu Meclis'te konuşulsun.
Çünkü barışın en büyük güvencesi gizli pazarlıklar değil, milletin önünde yapılan açık siyasettir.
Türkiye'nin barışa ihtiyacı var.
Ama Türkiye'nin onurlu, hukuk içinde ve devletin temel ilkelerini koruyan bir barışa ihtiyacı var.
Kırmızı çizgi çekmek barışa karşı çıkmak değildir.
Bazen tam tersine…
Barışın kalıcı olmasını sağlayacak sınırı belirlemektir.
Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:
Barış masasında herkes ne istediğini söylüyor. Peki Türkiye ne istediğini yeterince açık söylüyor mu?
Bu ikinci yazıyı ilk yazının yanına koyduğumuzda güzel bir iki yazılık dosya olur. İlk yazı sürecin ne olduğunu sorguluyor; bu yazı ise “Peki Türkiye'nin sınırı nerede?” sorusuna odaklanıyor.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.