Aysel Ayşe Aygün Özer
Yıllar sonra gelen itiraf: Şüphe değil, apaçık hakikatmiş!
Türkiye, yakın tarihinin en karanlık ve en çok soru işareti barındıran olaylarından biriyle yeniden yüzleşiyor. Büyük Birlik Partisi’nin kurucu lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki beş kişinin hayatını kaybettiği o karlı dağdaki helikopter kazasına ilişkin yürütülen soruşturmada, nihayet adaletin çarkları sarsıcı bir biçimde dönmeye başladı. Adliyeye sevk edilen 27 şüpheliden 19’unun tutuklanması ve dosyaya giren kan dondurucu ifadeler, yıllardır bir milletin ortak vicdanında yankılanan o büyük şüpheyi doğruluyor: Bu sadece bir kaza değil, sistematik bir karartma operasyonuydu!
Hatırlayın o günleri... Günlerce süren arama kurtarma çalışmalarındaki beceriksizlikler, birbirini tutmayan açıklamalar ve bir türlü ulaşılamayan enkaz... Millet olarak hepimizin içinde bir şüphe, devletin kurumlarına karşı büyük bir kırgınlık oluşmuştu. "Bir helikopter nasıl bulunamaz?" sorusu, yıllarca havada asılı kaldı.
Bugün adliye koridorlarından sızan gerçekler ise şüphelerimizin ötesinde bir organize kötülüğe işaret ediyor. Şüphelilerin itiraflarına göre; arama kurtarma çalışmalarını sabote eden sahte bilgi notları hazırlanmış, helikopterdeki kayıp cihazların rapora yazdırılmaması için adeta gizli bir el devreye girmiş. Yani birileri, o dondurucu soğukta kurtarılmayı bekleyen canların üzerine sadece kar değil, koca bir yalan perdesi de örtmüş.
Sormak gerekiyor: Kimlerin eli vardı o sahte bilgi notlarında? Bir helikopterin kayıp cihazını rapordan sildirecek kadar büyük bir güce ve cüarete kim, neden sahipti? Kamuoyunu ve arama ekiplerini yanlış yönlendirerek zamana oynayanlar, aslında neyi gizlemeye çalışıyordu?
Bu topraklarda adaletin en büyük düşmanı, zamana yayılmış ihmaller ve üzeri örtülen dosyalardır. Muhsin Yazıcıoğlu davası, sadece bir siyasi liderin ve arkadaşlarının hayatını kaybettiği bir hukuki süreç değildir; bu dava, devletin kendi içindeki karanlık odakları temizleme, vatandaşına karşı şeffaf ve adil olma sınavıdır.
Yıllar sonra gelen bu tutuklamalar ve çarpıcı iddialar, bir nebze de olsa adalete olan inancı yeşertse de içimizi rahatlatmaya yetmiyor. Çünkü geciken adalet, adalet değildir. O dağ başında yaşananların tüm çıplaklığıyla, en tepeden en aşağıya kadar hangi odakların bu işe maşa olduğu ortaya çıkarılmadığı müddetçe, bu milletin vicdanı asla soğumayacaktır.
Milletin yıllardır haklı olarak beslediği şüpheler artık mahkeme tutanaklarında birer gerçeğe dönüşmüştür. Şimdi sıra, o karartma gecesinin arkasındaki asıl senaristleri bulmakta ve adaletin kılıcını hiçbir baskı altında kalmadan sonuna kadar yürütmektedir. Çünkü temiz bir gelecek, ancak geçmişin karanlık dehlizlerinin aydınlatılmasıyla mümkündür.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.