Aysel Ayşe Aygün Özer
Terörsüz Türkiye’de masanın öbür tarafında ne var?
Türkiye uzun zamandır bir kelimenin etrafında büyük bir tartışma yürütüyor: Barış.
İktidar bu süreci “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırıyor. DEM Parti ise aynı süreci “Barış ve Demokratik Toplum” perspektifiyle tanımlıyor. İsimler farklı olabilir ama ortada herkesin görmek istediği ortak bir sonuç var: Silahların sustuğu, insanların ölmediği, annelerin evlatlarını korkuyla beklemediği bir Türkiye.
Fakat tam da burada önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Terörsüz Türkiye derken Türkiye’nin önüne nasıl bir siyasi ve hukuki yol haritası konuluyor?
Son günlerde bu sorunun cevabı daha da önemli hale geldi. DEM Parti İmralı Heyeti, 2 Ağustos’ta Abdullah Öcalan ile yaklaşık üç saat süren bir görüşme gerçekleştirdi. Aynı günlerde süreç için hazırlanması beklenen çerçeve yasanın Meclis gündemine gelmesi de tartışmaların merkezine oturdu.
DEM Parti’nin söylemlerinde dikkat çeken noktalardan biri, meselenin yalnızca silahların bırakılmasıyla sınırlı görülmemesi.
Parti, sürecin demokratikleşme, hukuki güvence ve toplumsal barış başlıklarıyla birlikte ele alınmasını istiyor. Hatta DEM Parti, komisyon raporu taslağında “Terörsüz Türkiye” ve “terör örgütü” gibi ifadelerin kullanılmasına itiraz ettiğini açıkça ortaya koydu.
İşte tartışmanın düğümlendiği yer tam burası.
Türkiye’nin terörle mücadelesini yok saymadan, yıllardır süren güvenlik sorunlarının toplumsal ve siyasi boyutlarını konuşmak mümkün mü?
Bence mümkün.
Ama bunun bir şartı var:
Türkiye’nin güvenliği pazarlık konusu yapılmamalı; demokratikleşme de güvenlik gerekçesiyle sonsuza kadar ertelenmemeli.
Çünkü Türkiye artık aynı anda iki şeyi başarmak zorunda.
Birincisi, terörün gerçekten sona erdiğinden emin olmak.
İkincisi, silahların sustuğu bir ortamın kalıcı bir toplumsal barışa dönüşmesini sağlamak.
Bunlardan biri eksik kalırsa diğerinin de anlamı azalır.
DEM Parti’nin “demokratikleşme” vurgusu toplumun bir bölümünde karşılık bulabilir. Ancak aynı toplumun önemli bir bölümünün de güvenlik konusunda hassasiyetleri var. Bu hassasiyetleri küçümsemek de doğru değil.
Dolayısıyla mesele yalnızca DEM Parti’nin ne istediği değildir.
Asıl mesele, Türkiye’nin neye razı olacağı ve neyi asla kabul etmeyeceğidir.
Çünkü barış, devletin güvenliğinden vazgeçmesi demek değildir.
Demokratikleşme, terörü meşrulaştırmak demek değildir.
Terörle mücadele ise toplumun demokratik taleplerini sonsuza kadar ertelemek anlamına gelmemelidir.
Türkiye’nin önünde zor ama tarihi bir fırsat bulunuyor.
Eğer gerçekten silahların sustuğu bir Türkiye kurulacaksa bunun temeli kapalı kapılar ardında değil, şeffaf hukuk, Meclis iradesi ve toplumun güveni üzerine kurulmalıdır.
Vatandaş şunu bilmelidir:
Ne konuşuluyor?
Ne yasalaşacak?
Kim hangi sorumluluğu üstlenecek?
Ve bütün bunların Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı, kamu düzeni ve güvenliği açısından sınırları nerede?
Bu soruların cevabı verilmeden toplumdan sadece “güvenin” demek kolay değildir.
Çünkü barışın en güçlü teminatı yalnızca silahların susması değildir.
Barışın teminatı, insanların yarın ne olacağını bilmesidir.
Türkiye artık korkular üzerinden değil, hukuk üzerinden konuşmalıdır.
DEM Parti de iktidar da muhalefet de aynı masanın etrafında şu soruya açık cevap vermelidir:
Bu süreç Türkiye’yi gerçekten terörsüz bir ülkeye mi götürecek, yoksa yeni siyasi tartışmaların kapısını mı açacak?
Bunun cevabını bugün hiç kimse tek başına veremez.
Ama bir şeyi hepimiz söyleyebiliriz:
Türkiye barış istiyor.
Ve barış isteyen bir ülkenin, barışın şartlarını sormaya da hakkı vardır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.