Aleyna Erzurumlu

Aleyna Erzurumlu

Bir linkle başlayan çılgınlık

Sabah uyanır uyanmaz elimizin ilk gittiği yer telefon ekranı. Instagram’ı açıyoruz ve daha ilk hikayede karşımıza çıkan o efsunlu cümle: "Kızlar, kaydırmalı linki buraya bırakıyorum, bu parçaya bayılacaksınız!" Birkaç saniye içinde farkında olmadan bir e-ticaret sitesinin sepet ekranındayız. İhtiyacımız var mıydı? Hayır. Peki neden aldık? Çünkü bir başkasının hayatında "mükemmel" duruyordu ve biz de o mükemmellikten bir pay satın almak istedik.

Modern çağın en büyük virüsü ne biyolojik ne de teknolojik; tamamen psikolojik bir salgın olan tüketim çılgınlığı. Artık tüketim, temel ihtiyaçları karşılamanın çok ötesine geçerek bir statü, onay alma mekanizması ve hatta bir kimlik tanımına dönüştü.

Eskiden reklamlar TV ekranlarında ya da bilboardlarda dururdu; Hayatımızın içine girmek için izin isterdi. Bugün ise fenomenler aracılığıyla yatak odamıza, kahvaltı soframıza kadar girdiler. "Çok sorulan o kazağım", "Mutfağımın vazgeçilmezi olan o ürün", "Sadece 24 saat geçerli indirim kodu" derken, sürekli bir Gelişmeleri Kaçırma Korkusu ile baş başayız. Almadığımız her an eksik, modası geçmiş veya yetersiz hissediyoruz. Instagram linkleri, dijital çağın modern olta iğneleri haline geldi; bizler de o oltaya takılan daimi müşterileriz.

Hızlı moda (fast fashion) markaları, her hafta yeni bir "koleksiyon" çıkararak gardıroplarımızı işgal ediyor. Birkaç kez giyildikten sonra tüylenen ya da formu bozulan kıyafetler, "kullan-at" kültürünün en somut örneği. Askılarda etiketleriyle bekleyen onlarca kıyafete rağmen her sabah verilen o meşhur karar: "Giyecek hiçbir şeyim yok!" Çünkü mesele kalite veya giyinmek değil; her gün farklı bir görsel nesne olarak kendimizi göstermek.

Çılgınlık sadece üstümüzle başımızla sınırlı kalmıyor. Ev eşyası ve mutfak gereçleri sektörü de bu estetik kaygıdan nasibini aldı. Sadece kahve demlemek için tezgah üstünü dolduran 5 farklı cihaz, "İskandinav tarzı" adı altında sürekli değiştirilen mobilyalar, her sezon yenilenen nevresim takımları ve tencere setleri... "Minimalizm" adı altında bile daha çok "minimalist tasarımlı eşya" satın aldırılan tuhaf bir paradoksun içindeyiz. Evlerimiz birer yaşam alanı olmaktan çıkıp, sosyal medyada paylaşılmak üzere tasarlanmış birer stüdyoya dönüştü.

Market alışverişleri bile artık birer stratejik pazarlama alanı. "3 al 2 öde" kampanyaları, sırf kasada ucuz diye sepete atılan lüzumsuz ürünler, devasa boyuttaki ambalajlar... Gerçekten ihtiyacımız olan bir paket süt ile girdiğimiz süpermarketten, iki poşet dolusu ıvır zıvırla çıkıyoruz. Paketlerin üzerindeki "Organik", "Fit", "Sınırlı Üretim" etiketleri, vicdanımızı rahatlatırken cüzdanımızı ve gezegeni tüketmeye devam ediyor.

Günün sonunda paketler açılıyor, gardıroplar doluyor, kargolar geliyor. Ancak o kargo kutusunu açarken hissettiğimiz 5 saniyelik mutluluk geçtiğinde, yerini derin bir boşluğa bırakıyor. Çünkü satın aldığımız şey bir elbete, bir mutfak robotu ya da bir krem değil; satın aldığımız şey geçici bir mutluluk illüzyonu.

Tükettiğimizi sandığımız her eşyayla birlikte aslında kendi zamanımızı, emeğimizi, doğanın kaynaklarını ve en önemlisi kendi huzurumuzu tüketiyoruz. Belki de artık durup kendimize şu basit soruyu sormanın zamanı gelmiştir: "Buna gerçekten ihtiyacım var mı, yoksa sadece birilerinin satmasına mı izin veriyorum?"

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Aleyna Erzurumlu Arşivi