Dilek Özder
Home office mi? Hobby office mi?
Yıllar önce göreve başladığım ilk zamanlarda, her sabah aynı tempodaki koşturmacayla, üstelik henüz 6 aylık bebeğimi evde bırakıp kilometrelerce yol kat ederek işime ulaşmaya çalışırken bulurdum kendimi. O yıllarda birisi çıkıp bana, "Gelecekte sabahları trafik stresine girmeyeceksin, alarmı kapatıp yatağından kalktığın gibi bilgisayarını açacaksın ve tüm günü evinin konforunda, kahveni yudumlayarak geçireceksin" deseydi; herhalde buna "Hangi ütopik dünyada yaşıyor?" deyip gülerek bakardım.
İşte o dönemlerde hayal gözüyle baktığımız, adının henüz konmadığı o meşhur "Home-Office" ya da uzaktan çalışma modeli; Benim evde bırakıp saatlerce çalışmak için yol aldığım, o yıllardaki 6 aylık oğlumun şu anki sıradan gerçeğine dönüşüverdi.
Kabul edelim, ilk başlarda her şeyin harika göründüğü bir sistemdi. Takım elbiseler gardıroba kaldırıldı, toplu taşıma çilesi bitti ve mutfak masaları birer dahi fikir üretim merkezine dönüştü. Ancak zaman geçtikçe, bu pembe tablonun arkasındaki gri alanlar görünür olmaya başladı. Çünkü evden çalışmanın getirdiği en büyük tehlike, özgürlük adı altında mesai saatlerinin sınırsızlaşması oldu. Etrafı görünmez duvarlarla çevrili pijama konforunda, kendimizi adeta bir açık hava cezaevinde yaşar bulduk.
İlk zamanlar evde olmak, trafiğe çıkmamak büyük bir lükstü. Fakat zaman geçtikçe gördük ki, asıl en önemlisi, bizi iş yerinde tutan o "insani bağlar" elimizden kayıp gitmişti.
Oysa ofis sadece iş yapılan bir mekân değildi; dertleştiğimiz, sabah poğaçasını paylaştığımız, kahve molaları verdiğimiz, bir bakışından karşımızdakinin modunu anladığımız yaşayan bir ekosistemdi. Şimdiyse o koca ekosistem, bilgisayar ekranındaki küçük, sessiz ve donuk kutucuklara indirgendi.
Bir düşünün; en son ne zaman bir iş arkadaşınızın attığı kahkahayı ekrandan değil de canlı canlı duydunuz? Ya da ne zaman koridorda karşılaştığınız bir dostunuzla ayaküstü memleket kurtardınız? Soruların cevabı giderek flu bir geçmişte kalıyorsa, tehlike çanları çalıyor demektir. Çünkü uzaktan çalışma modelinin bize sunduğu o konforlu illüzyonun arkasındaki en büyük faturayı, sosyalleşmeyi kaybederek çok ağır bir şekilde ödüyoruz.
Bu düzen hayatımızda kalmaya devam edecek belki ama bizi robotlaştırmasına izin veremeyiz. Eğer her sabah yatağımızın iki adım uzağındaki masaya oturup sadece "görev tamamlayan" birer yazılıma dönüşmek istemiyorsak, kaybettiğimiz o sosyal hayatı sokakta, kafede, yüz yüze ilişkilerde acilen yeniden inşa etmek zorundayız. Aksi takdirde, işimizi kurtarırken insanlığımızı ve ruhumuzu evdeki o koltukta bırakacağız.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.