Aleyna Erzurumlu

Aleyna Erzurumlu

Yazın vedası ve gri-mavi hüzün

Takvim yaprakları Eylül’ün son rüzgârıyla birlikte devrilip Ekim’in ilk sabahlarına ulaştığında, Türkiye’nin kalbi Ankara’da da benzersiz bir dönüşüm başlar. Kimi şehirler için Ekim, deniz sezonunun kapanması ya da sahil kasabalarındaki sakinlik demektir; ancak Ankara için Ekim, ruhun ve coğrafyanın gerçek rengini bulduğu, adeta kentin kimliğiyle bütünleştiği özel bir ayın kapısıdır. Yazın o neşeli, gürültülü ve hareketli günleri yerini yavaş yavaş derin bir sükûnete, kuralına uygun bir ciddiyete ve doğanın en zarif renk cümbüşüne bırakır.

Yazın bitişi her zaman bir burukluk barındırır. Uzun ve aydınlık günler, akşamüstü sohbetleri, açık hava neşesi geride kalırken; insan ister istemez içsel bir kabulleniş sürecine girer. Ankara’da bu geçiş çok keskindir. Bir gün tişörtle gezdiğiniz caddelerde, ertesi sabah kendinizi ince bir trençkotun ya da kabanın yakasını kaldırırken bulursunuz.

Bu ani değişim, ilk başta insana hüzün verse de, aslında doğanın dürüst bir itirafıdır: Her başlangıcın bir sonu, her hareketin bir dinlenme evresi vardır. Yazın o boğucu sıcakları ve sarı sıcağın yarattığı yorgunluk, Ekim’in serin rüzgârlarıyla silinip gider. Gökyüzü bir anda o meşhur, derin Ankara mavisine bürünür. Bu mavi, insana hem sonsuz bir ferahlık hem de tarifi imkânsız bir melankoli aşılar.

Ekim ayı, doğanın adeta bir ressamın paletine dönüşmesidir. Parklarda, bahçelerde ve caddeleri süsleyen ulu ağaçlarda yeşil, yerini yavaş yavaş sarıya, kehribara, kızıla ve pas rengine bırakır. Kuğulu Park’ın etrafındaki söğütlerin ve çınarların yaprakları suya dökülürken, Mogan’ın kıyısında yürüyüş yapmanın tadı başka hiçbir mevsimde yoktur.

Ekim’in güzellikleri sadece görsel bir şölenle sınırlı değildir; aynı zamanda bir zihin dinginliğidir. Yaz kalabalıklarının şehirden elini etek çekmesiyle birlikte Ankara, kendi özüne döner. Tunalı’da yürümek, Kızılay’ın kalabalığında aceleyle adım atmak ya da Bahçelievler’in sakin sokaklarında dökülen yaprakların çıkardığı hışırtıyı dinlemek bir terapi gibidir. Sabahları işe ya da okula giderken hissedilen o taze, ipeksi ve serin hava, insana yaşadığını, nefes aldığını en derin şekilde hatırlatır.

Ve tabii ki soğuk havaların gelişi... Ankara’nın soğuğu ünlüdür; ancak bu soğuk, insana korku salan değil, aksine insanları birbirine yakınlaştıran, ev sıcaklığının kıymetini unutturmayan asil bir soğuktur. Ekim ayı ile birlikte akşamlar erken kararmaya başlar. Pencereler kapanır, perdeler çekilir ve evlerdeki o huzurlu mesai başlar.

Sıcak bir çayın demlenmesi, kahvenin mis gibi kokusunun odayı doldurması, kitap raflarından tozlu romanların çekilmesi hep bu dönemin hediyesidir. Balkonlardaki yazlık sandalyeler içeri taşınırken, kitap kurdunun, yazarın ve düşünürün en verimli ayları başlar. Çünkü Ankara, soğuk havalarda içe dönmeyi, okumayı, üretmeyi ve düşünmeyi en çok hak eden şehirdir.

Ankara’da Ekim demek; Melih Cevdet’in, Attilâ İlhan’ın dizelerindeki o gizli sızıyı hissetmektir. Kızılay meydanındaki seyyar satıcıdan alınan kavrulmuş kestane kokusu, rüzgârla savrulan sarı yapraklarla dans eder. Şehir, gri kimliğinin altındaki o entelektüel ve sıcak kalbi bu ayda yeniden ortaya çıkarır.

Yazın bitişine üzülmek yerine, Ekim’in sunduğu bu olgun, dingin ve zarif hediyeyi kucaklamak gerekir. Çünkü soğuk havalar kapıyı çalsa da, insan ruhu bu mevsimde dinlenir, tazelenir ve kışa hazırlanır. Ne mutlu Ekim’in kıymetini bilenlere, ne mutlu bu şehrin sonbaharını kalbinde hissedebilenlere...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Aleyna Erzurumlu Arşivi