Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz?

Yıllar önce dinlediğim bir senaryo

Tarım Bakanlığı kontenjanından 2008-2009 döneminde Milli Güvenlik Akademisi’ne devam etmiş; Türkiye’nin milli güvenliğiyle ilgili ekonomiden savunmaya, enerjiden eğitime, dış politikadan uluslararası ve bölgesel ilişkilere kadar birçok seminere katılmıştım. Her biri kendi alanında yetkin isimlerden istifade etme imkanım olmuştu.

Bir defasında Akademi Başkanı, ders arasında birkaç arkadaşı odasına kahve içmeye davet etmiş ve özellikle Orta Doğu’daki muhtemel gelişmeler üzerine değerlendirmelerde bulunmuştu.

Hatırladığım kadarıyla en dikkat çekici tespiti şuydu:

“Uluslararası politikalar uzun dönemli hazırlanıyor; ABD’de stratejik dergilerde bazı senaryolar 15-20 yıl öncesinden yazılıyor, düşünce kuruluşlarında tartışılıyor ve daha sonra politikacılar tarafından uygulamaya konuluyordu”.

Henüz Arap Baharı’nın esamesi okunmazken, “yakın gelecekte Cebelitarık’tan Pakistan’a kadar uzanan coğrafyada birçok ülkede kargaşa çıkartılacağını, rejimlerin yıkılacağını, ülkelerin parçalanacağını, yeni yönetimlerin ortaya çıkacağını” anlatmış ve “en önemlisi de Türkiye dikkatli davranmazsa bu süreçten ciddi zarar görebileceğini” ifade etmişti.

Doğrusu, o gün anlatılanlar bana biraz abartılı gelmiş ve bunu İttihatçı gelenekten kalan abartılı bir dış tehdit algısı olarak yorumlamıştım.

Ancak Tunus’ta bir seyyar satıcı tezgahının zabıta tarafından devrilmesiyle başlayan sürecin her aşamasında o konuşma gözümün önüne gelmeye başladı.

Bugün ise TBMM’de yaşanan tartışmalara bakınca, sürecin yeni bir aşamasına geldiğimizi düşünüyorum.

Orta Doğu’daki Gelişmeler

Daha BOP Projesi tartışılmaya başlanmadan 11 Eylül saldırılarını bahane eden ABD 2001’de Afganistan’ı işgal etti.

Ardından Irak geldi. Saddam Hüseyin, 2003’teki ABD işgaliyle devrildi ve idam edildi. Irak, Şii-Sünni-Kürt ekseninde giderek daha parçalı bir siyasi yapıya dönüştü.

2011’de başlayan Arap Baharı ise bölgedeki dengeleri çok daha hızlı değiştirdi. Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali ülkesini terk etti. Mısır’da uzun yıllar ABD’nin müttefiki olan Hüsnü Mübarek iktidardan indirildi. Libya’da Muammer Kaddafi, NATO müdahalesiyle devrildi ve öldürüldü. Yemen’de Ali Abdullah Salih iktidarını kaybetti.

Suriye ise çok daha ağır bir bedel ödedi. Rusya ve İran’ın da devreye girmesiyle ülke uzun yıllar süren büyük bir iç savaşa sürüklendi. Sonuçta Kuzey-Doğu Suriye’de Kürtlere otonom bir bölge verildi.

Sonrasında gözler İran’a çevrildi. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla bölgedeki mücadele yeni bir aşamaya geçti. Ancak beklenen hızlı rejim değişikliği şimdilik gerçekleşmedi.

Bütün bu gelişmeleri birbirinden bağımsız münferit olaylar olarak açıklamak fazla safdillik olur. Çünkü ortaya çıkan tabloya bakıldığında hemen bazı ortak sonuçlar dikkat çekiyor: İsrail’in güvenliğinin güçlendirilmesi, bölge ülkelerinde rejimlerin değiştirilmesi, enerji ve stratejik kaynakların kontrolü.

Peki Türkiye’den Ne İsteniyor?

Türkiye açısından bugün üç konu özellikle öne çıkıyor.

Birincisi, PKK ile çatışmaların sona erdirilmesi ve bunun ardından ortaya çıkacak siyasi ve hukuki düzenlemeler. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de çatışmaların sona ermesine esaslı bir itiraz yok. Tartışmalar daha çok bunun hangi yöntemle, hangi hukuki çerçevede, hangi tavizler karşılığında yapılacağı ve olası endişeler üzerinde yoğunlaşıyor.

İkinci konu ise bölgedeki yeni güvenlik mimarisinde, özellikle İsrail’in güvenliğinde Türkiye’nin üstleneceği rol; Hamas’ın silahsızlandırılması ve Hizbullah’ın etkisizleştirilmesi.

Son olarak da nadir toprak elementleri başta olmak üzere Türkiye’nin stratejik kaynaklarına ve savunma sanayisine yönelik giderek artan ABD ilgisi.

Türkiye Nereye Konumlanıyor?

Ankara’da yapılan NATO toplantısı sonrası Türkiye’nin yeni görevleri şekillenmeye başladı.

Önce Türk Hava Kuvvetleri, 1 Ağustos itibariyla NATO’nun Geliştirilmiş Baltık Hava Savunma Görevi kapsamında Estonya, Letonya ve Litvanya hava sahasının korunması için bölgeye gönderildi ki bu görev, Türkiye’yi Rusya’ya karşı oluşturulan askeri hattın bir parçası haline getiriyor.

Ardından Suudi Arabistan ile askeri işbirliği anlaşması geldi. İran ve Yemen’deki Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki çatışma düşünüldüğünde bunun Türkiye açısından doğurabileceği olası risklerin dikkate alınması gerekiyor.

Diğer taraftan devam eden Rusya-Ukrayna savaşında Ukrayna’ya silah satıyoruz. Bunun da Türkiye-Rusya ilişkileri bakımından sonuçları olacaktır. Nitekim aynı dönemde Rusya’nın Mersin Akkuyu Nükleer Güç Santrali’ndeki hisselerini satışa çıkardığına ilişkin haberler gündeme geldi.

Sonuçta...

Bunların her biri tek tek açıklanabilir. Fakat dış politikada bazen tek tek taşlardan çok, taşların yan yana getirildiğinde oluşturduğu şekle bakmak gerekir.

Umarım ülkeyi yönetenlerin önünde bizim göremediğimiz kapsamlı bir yol haritası vardır. Çünkü son dönemde atılan adımlar yan yana konulduğunda riskli bir tablo ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla 2008-2009 yıllarında Milli Güvenlik Akademisinde dinlediğim o konuşmayı yeniden hatırlıyorum. O gün anlatılanları fazla karamsar ve abartılı bulmuştum. Fakat bugün durumu farklı görüyorum.

Türkiye, sanki kendi yazmadığı büyük bir senaryonun önemli oyuncusu haline getiriliyor. Peki senarist bizi kiminle müttefik yapacak, kiminle karşı karşıya getirecek? Bu süreç sonunda güçlenerek mi çıkacağız, yoksa ağır bedeller mi ödeyeceğiz? Bilmiyoruz.

Türkiye’nin içine sürüklendiği bölgesel çatışmaları görmesi ve attığı her adımın birkaç hamle sonrasını iyi hesaplaması gerekiyor.

Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ahmet Yücer Arşivi