Ahmet Yücer
Dünyada Değişen Dengeler, ABD ve Biz?
Kuruluşunun 250. yılında ABD’nin dünya siyasetindeki yeri yeniden tartışılıyor.
ABD bağımsızlığını kazandıktan sonra enerjisini savaşlara değil; anayasasına, kurumlarına, üniversitelerine ve sanayisine yöneltti. Bilime yatırım yaptı, girişimciliği destekledi, demiryollarıyla kıtayı birbirine bağladı.
Kurulduğunda sadece 13 eyaletten oluşuyordu. Bugün 50 eyalete sahip.
Louisiana'yı 1803’de Fransızlardan satın aldı. Florida'yı 1819 da İspanyollardan aldı.
Meksika'dan 1848-53 savaşarak / satın alarak geniş topraklar elde etti.
Alaska'yı 1867’de Ruslardan satın aldı.
II. Dünya Savaşının ardından kurulan iki kutuplu dünyada Rusya ile liderliğini paylaşmışlardı.
1990’lardan sonra da Sovyetlerin çöküşüyle birlikte tek kutuplu dünyada istedikleri gibi at oynatmış ve IMF, Dünya Bankası, NATO ve Birleşmiş Milletlere bağlı Uluslararası Kuruluşlar vasıtasıyla dünyayı yönetmişlerdi.
Osmanlı Geriledi...
ABD’nin kurulduğu yıllarda Osmanlı Devleti hiç de küçülecek bir devlet görüntüsü vermiyordu. Üç kıtaya yayılmıştı, orduları vardı, tecrübesi vardı, asırların devlet aklı vardı.
Ancak bir savaşı bitiriyor, diğerine başlıyor, bir cepheyi kapatıyor, diğerini açıyordu. Yaklaşık yüz elli yıl boyunca devletin en değerli kaynağı olan insan gücü ve mali kaynakları savaş meydanlarında tüketti.
Eski gücünü tekrar yakalamak istemesi veya rakiplerinin Osmanlıyı parçalamak ve küçültmek için saldırıları üzerine her seferinde biraz daha mevzi kaybetti.
Balkanlar gitti, Kırım gitti, Kafkaslar gitti, Kuzey Afrika gitti, Ortadoğu gitti. Yaklaşık beş milyon kilometrekareyi aşan bir coğrafyadan Anadolu'ya çekildi.
Ancak haksızlık etmeyelim Osmanlının hiçbir şey yapmadığını söylemek de hakperestlik olmaz.
Tam tersine; Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Mecelle, Kanun-i Esasi, Meşrutiyet.
Osmanlı çözüm arıyordu. Değişmeye ve hukuk üretmeye çalışıyordu. Ancak talihsizliği reformlarını savaş meydanlarının gölgesinde yapıyor olmasıydı.
Bunun sonucu Osmanlı yaklaşık sekiz kat küçülürken, Amerika reformlarını barış dönemlerinde yaparak ve toprak satın alarak on kat büyüyordu.
Cumhuriyetin Hamlesi...
Devleti yıkıldı ama Türk millet yeniden ayağa kalktı. Milli Mücadele verildi. Cumhuriyet kuruldu. Cumhuriyet, yorgun bir imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet inşa etmeye çalıştı.
Yeni eğitim kurumları, yeni bir hukuk sistemi kuruldu ve yeni bir kalkınma hamlesi başlatıldı.
Çok partili hayat özümsendi, “Padişahım çok yaşa” anlayışından, verdiği verginin nereye harcandığını sorgulayan vatandaş yetkinliğine ulaşıldı.
SSCB’nin dağılışıyla birlikte Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetleri yeniden Türkiye'nin doğal ilgi alanına girdi. Balkanlarda Kafkaslarda, Afrika’da ve diğer coğrafyalarda Osmanlı bakiyesi toplumları tekrar Türkiye’nin yükselişini bekler hale geldi. Tarihin yeni görevler için Türkiye’yi geri çağırdığını gördük. Türkiye’de dışa kapalı politikalar yerine işbirliğini artıracak politikalara yöneldi.
2010’lara gelindiğinde ekonomik olarak yurt içinde refah yükseldi, demokrasi ve özgürlükler arttı. Dünya’da TIKA’nın çalışmaları, Konsolosluk ağının genişlemesi ve THY uçuş noktalarının artması Türkiye’yi görünür kıldı ve hızlı gelişen ülkeler kategorisine soktu.
Ancak bu yükseliş ivmesi kalıcı olamadı. 2014 sonrasında bazı şeyler ters gitmeye, genel ekonomide bir duraklama, demokrasi ve bireysel özgürlüklerde daralma yaşanmaya başlandı. Geçtiğimiz oniki senedir de bu cendereden çıkabilmiş değil.
Üstelik bu dönüşüm sadece Türkiye’ye özgü değildir. Dünya da yeni bir güç dengesi arayışı içindedir.
Değişen Dengeler...
Hızla değişen şartlar ABD’nin dünya liderliğini daha ne kadar sürdürebileceği hakkında soru işaretleri oluşturmaktadır.
Çünkü Çin son yirmi yıldır oluşturduğu büyük bir kapasiteyle sessiz ve derinden gelmektedir.
Bu kapasite sadece coğrafya ve nüfus büyüklüğü ya da ekonomik olarak ucuz ve kitlesel üretimden ibaret değildir. Aynı anda inovasyon ve teknolojik gücü de içinde barındırmaktadır.
Tam bu aşamada İsrail’in ihtirasları ile sürüklendiği İran Savaşı, ABD’nin artık dünyada istediği gibi at oynatamayacağını açıkça gösterdi.
İlerleyen süreçte ABD'nin de tıpkı geçmiş büyük imparatorluklar gibi göreli gücünü zaman içinde kaybetmesi ihtimali artık daha fazla tartışılıyor. Zira tarih, hiçbir büyük gücün kalıcı olmadığını gösteriyor.
Yeni fırsatlar...
Dünya artık tek kutuplu ya da iki kutuplu olmaktan çıkıp, bölgesel aktörlerin rol alacağı yeni bir döneme doğru evriliyor.
Yeni dönem değerlendirebilirse Türkiye’ye yeni fırsatlar sunuyor. Ne yapması gerektiği çok açıktır. 2000’li yılların başında yaptığı gibi hukuka ve demokrasiye dönmesi, ifade hürriyetini ve bireysel özgürlük alanını genişletmesidir. Çünkü hukuk yatırımcıya güven verir, ekonomi güven ortamında gelişir, toplumsal refah güven ortamında artar.
Geriye dönüp baktığımızda konumuz ABD’yi övmek ya da kendimizi eleştirmek değildir.
Yapmaya çalıştığımız tarihin bize ne öğrettiğini yakalamaktır. Sonuçta geçmişi değiştirmeyiz ama geçmişten ders alırsak geleceğimizi değiştirebiliriz.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.