Hepsini, Her Şeyi…

Giriş…

Bu makalede Büyük Taarruz ve onu takip eden iki haftalık dönemde İstanbul’da yaşananlar, Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” isimli eserindeki ifadeleri üzerinden okuyucularla paylaşılmaktadır.

Büyük Taarruz’un önceki günü ve gecesi…

25 Ağustos 1922. Başkomutanlık karargâhı, dün geldiği Şuhut'tan Kocatepe güneybatısındaki çadırlı ordugâha nakledilir. Büyük Taarruz için Batı Cephesi'nde son hazırlıklar yapılır. Gnkur.Bşk. Fevzi [Çakmak] Paşa taarruzun başlatılacağı bölgeyi gezer ve son emirleri verir. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, taarruz düzenine giren birliklere yarın düşmana bir imha taarruzu yapılacağını bildirir. Akşamleyin Başkumandan, İsmet ve Fevzi Paşalar, çadırlı ordugâh önünde bir toplanarak yarınki taarruz için birliklerden gelen hazırlık raporlarını gözden geçirirler. Ardından Başkumandan Kocatepe'ye çıkarak cepheyi ve birlikleri gözden geçirir. Açık ve berrak bir hava. Ay ince bir hilâl hâlinde. Başkumandan geceleyin Başbakanlığa ve Meclis İkinci Başkanlığına gönderdiği bir şifreli telgraf ile sabahleyin taarruza geçileceğini bildirir.

Öncesi, esnası ve sonrası…

25 Ağustos’ta Başkumandanın emri üzerine Anadolu'nun İstanbul'la ve dış dünya ile haberleşme bağlantıları kesilir. Bu durum üzerine İstanbul basını, Anadolu'dan bir haber alınamayışı karşısında meraka düşer.

Büyük Taarruz’un öncesi esnası ve sonrasındaki günlere, İstanbul’dan ve Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” isimli eserindeki ilgili sayfalardan bakacak olursak…

“[26 Ağustos’ta] Gazeteye geldiğimde, Anadolu'nun [dış dünya ile irtibatının] birdenbire kapandığını söylediler. [Bu durum nedeniyle de] İstanbul ve Türkiye'nin işgâl altındaki köyleri ile ülkenin [TBMM kontrolündeki] diğer kısmı arasında hiçbir temas yapmaya imkân yoktu. …

Acaba Yunanlılar mı taarruza geçtiler? Belki de bizimkiler...

… [İstanbul’daki] Ne Rumca ve Ermenice gazetelerde ne İngiliz ne de Fransız ağzıyla konuşanların sözlerinde [bu belirsizliğe ilişkin] merak giderici bir haber bile yoktu.

Biz taarruz edebilir miyiz? Daha geçenlerde [Ağustos ayı başında İçişleri Bakanı] Fethi [Okyar] Bey mütâreke girişiminde bulunmak için Londra'ya gitmişti. [Bu duruma rağmen] Sanmam ki [taarruza kalkmak gibi] böyle bir delilik yapalım. Belki de ne [TBMM kuvvetleri] cepheyi ve ne de cephe gerisini tutamaz hâle geldikleri için bir son çare aramışlardır.

Hepimiz Mustafa Kemâl'in askerî dehâsına inanırdık. Onun her şeyi, vara olduğu kadar, yoğa da çevirecek bir zar atmayacağını biliyorduk. Fakat [Anadolu’daki duruma dair] nasıl haber almalı idi? Bütün günümüz, adeta merak sancısı içinde geçti. Sadece yemekten değil, düşünmekten de kesilmiştik.

Zırhlıları ile tümenleri ve alayları ile [Osmanlı İmparatorluğu’nun] I. Dünya Harbi[‘ndeki] düşmanlarının zaferi, hâlâ İstanbul'un surlarında ve sokaklarında idi. Bir tek umut, bir avuç askerde ve Mustafa Kemâl denen bir isimdedir. …

[Günler sonra] Nihâyet Rumca gazetelerde ilk rivâyetler çıktı, Biz, taarruza geçmiştik ve [bu gazetelerdeki ifadelere göre de] başımızı Yunan ordusunun çelik kayasına boş yere çarpıp duruyorduk.

Türk ordusunun bir taarruza kalkamayacağı fikri, bizim kuşağımız için değişmez gerçeklerden biriydi. Ordumuzun kahramanlığına bel bağlardık ama onun ancak savunma mucizeleri verebileceğini sanırdık. Onun son destanları 1877 [Osmanlı-Rus] Harbi'nde Plevne, 1912 [II. Balkan] Harbi'nde Edirne, sonra da Çanakkale idi. Rumca gazetelerin [bu] haberi ile merakımız biraz azalsa bile, kaygımız ateş gibi yanıyordu.

Günler geçtikçe umutsuzluğumuz [da] art[mış]tı. Havâdis duyurmakta Beyoğlu gazeteleriyle yarış eden ve [TBMM kuvvetlerinin] üst üste kasabalar alındığı rivâyetlerini uyduran bir Türkçe sürüm gazetesine kızıyorduk.

Taarruz çökmüş olsa bir tebliğ verirlerdi. Durduk mu, geriledik mi? Ah, hiç olmazsa bir iki kasaba alsak da öyle dursak ... Bir iki kasaba alıp durmayı [bile] nimet saymaya başlamıştık. Az da olsa bir başarıyı, halk güvenini arttırma yolunda kullanmak kolaydır. Bu, bir edebiyat işidir. Fakat ya hiçbir şey yapamadık ya da geriledikse?

Akşamüstü yine beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı[yla] Büyükada'ya gidiyordum. … [Vapurun] Güverte[si], tıka basa dolu [idi]... Türkçe konuşmayan yolcularda, birbirinin sözünü kapan bir sevinç var. Sadece bu sevinç [bile], bizi yıkmaya yeterdi. "Ne olmuştu?" diye sormaya da korkuyorduk. [Muhtemelen Türkler aleyhine] Bir fena şey vardı. Kimseye bir şey sormaksızın onu (o fena sanılan şeyi) zihnimizde hafifletmeye uğraşıyorduk. Muhtemelen [başlatılan taarruzda] durmuştuk. Belki de bir iki noktada gerilemiştik. Ordu bozulmamışsa bundan ne çıkardı? Yunanlar da artık bitkin bir hâlde değil mi idiler? [Yunanlar ve diğer İtilaf Devletleri ile] Aşağı yukarı bir uzlaşma yapabilirdik. Bu da elbette Sevr [Barış] Antlaşması'ndan daha iyi olurdu. Fakat içimizdeki sualin, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi: [Bu yabancıların konuşmalarına göre] Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargâhı ile beraber esir olmuş ...

[O akşam] Türkleri Büyükada Yat Kulübünden kovmuşlardı. Sadece bir iki sırnaşık, [bir şekilde] yolunu bularak [onların] içlerine sokulabilmişti. Bunlar [da], o akşam cezalarını çekmişlerdi. Çünkü kulüpte, Mustafa Kemal'in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlatılıyor ve Türkler de kendilerine dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyordu. Ada sokakları, çoluk çocuğun çığlıklarıyla geçilmez bir hâle gelmişti.

Ölümü rahat bir uyku gibi arayarak sabahı [zor] ettik. İlk vapurun en görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik. Bütün Türkleri, yas içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba sokaktakilerin hepsi, şu veya bu muhipler (İtilaf Devletlerini sevenler) cemiyeti üyeleri mi idi? Bizimkiler utançlarından evlerinde mi kalmışlardı? Bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışlar ne idi? Meğer Başkomutan Mustafa Kemâl [Paşa] değil, bütün karargâhı ile Yunan Başkomutanı Trikopis esir olmuş ...

Bir çocuk gibi sıçramaya başladım. Habere, havâdise, telgrafa koşuyorum. Hani dün kızdığımız o sürüm gazetesi yok mu, meğer resmî tebliğlerin kilometrelerce gerisinde imiş. Yunan ordusunu yok etmişiz ve İzmir'e iniyormuşuz.

Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk. Ah Mustafa Kemâl, … sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim.

Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu [sanki]. [Millî Mücâdeleyi destekleyen] İkdam gazetesindeki Yakup Kadri'yi [Karaosmanoğlu’nu] aradım, [ve ona] ilk vapurla İzmir'e gitmeyi teklif ettim.

Tuhaf şey: İzmir'in alındığı haberi geldiği vakit, içimizde artık sevinme gücü kalmamıştı. Gönlümüz, uzun ve derin uykuya dalmış gibi idi. Bir hastanın başında günlerce beklemekten sonraki yığılıp kalmaya benzer bir uyku... Hatta daha fazla ağlamalı bir hâl. ...

Neyimiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı'nın, vicdanımızı ve kafamızı Doğu'nun [zamanın ruhuna yabancılaşmış] pençesinden kurtarmışsak, şu [ülkenin etrafındaki] denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi 'ne borçluyuz.

Sonuç…

Büyük Zafere ilişkin biz de Falih Rıfkı Atay’a duygu ve düşüncelerine katılıyoruz. Evet… Neyimiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu emperyalist Batı'nın, vicdanımızı ve kafamızı Doğu'nun akla ve bilime yabancılaşmış pençesinden kurtarmışsak, şu güzel vatanın etrafındaki denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi 'ne borçluyuz. Bu kutlu zaferin mimarının manevî şahsında bu zaferin cümle hissedarlarına minnet, şükran, saygı ve rahmetle.

© 2026. Bu makalenin / yazının içeriğinin telif hakları yazarına ait olup, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereği kaynak gösterilerek yapılacak kısa alıntılar ve yararlanma dışında, hiç bir şekilde önceden izin alınmaksızın kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayımlanamaz ve dağıtılamaz.

KAYNAKLAR

Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2012.

İrfan Paksoy, Büyük Taarruz Destanı, Alka Yayınevi, Trabzon 2023.

Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Cilt IV, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1996.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İrfan Paksoy Arşivi