OHAL sonrası bitmeyen tartışma: KURUM KANAATİ

Yapılan resmi açıklamalara göre 15 Temmuz’da darbe girişimine fiilen kalkışan asker sayısı yaklaşık 8651 kişiydi. Bu rakamın yaklaşık 5700’ü subay astsubay gerisi de askeri öğrenci ve erlerden oluşuyordu.

Ancak Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile ilk etapta yaklaşık 150 bin, daha sonrakilerle yaklaşık 250 bin kamu görevlisi görevinden ihraç edildi.

Ancak aradan geçen on yıla rağmen, darbe teşebbüsü ile en ufak bir ilişkileri ya da irtibat ya da iltisaka dair haklarında hiçbir belge olmadığı halde “Kurum Kanaati” ile yapılan uygulamalar, hukuk devleti ilkeleri açısından ciddi soru işaretleri oluşturmuştur.

Tarihsel Arka Plan

Türkiye’de kamu yönetimi geleneğinde, siyasal iktidar değişimlerine bağlı olarak idarecilerin görevden alınması ve memurların görev yerlerinin değiştirilmesi alışılagelmiş bir uygulamaydı. 1970’li yıllarda bu tür tasarruflar daha görünür haldeydi, darbe dönemlerinde ise sınırlı sayıda kamu personelinin meslekten çıkarıldığını biliyoruz.

Ancak o dönemlerde dahi çalışanların yargı yoluna başvurma hakları tamamen ortadan kaldırılmamıştı. Bugün tartışılan temel fark, işlemlerin niteliğinden çok, hukuki güvencelerin yok sayılmasıdır.

Anayasal Çerçeve ve Hukuki Sınırlar

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 70. maddesi, “her vatandaşın kamu hizmetine girme hakkına sahip olduğunu ve bu süreçte yalnızca görevin gerektirdiği niteliklerin esas alınacağını” açıkça belirtir.

Bu hüküm, bir yandan kamu yönetiminde liyakat ilkesinin temel alınmasına amirken diğer yandan da milliyetinden, dininden, mezhebinden, meşrebinden ya da sosyal sınıfından dolayı herhangi bir grubun kamu hizmetine girme hakkından men edilemeyeceği anlamını içerir.

Öte yandan Devlet Memurları Kanunu, ödül ve ceza sistemini ayrıntılı şekilde düzenleyerek idarenin keyfi uygulamalarını sınırlandırmayı amaçlar. Bu çerçevede disiplin cezalarının hangi şartlarda uygulanacağı, hangi fiillerin hangi yaptırımlara yol açacağı açık biçimde tanımlanmıştır.

Dolayısıyla kamu personeline yönelik ağır sonuçlar doğuran işlemlerin, bu tür açık ve somut kriterlere dayanması beklenir.

Muğlak Bir Gerekçe Olarak “Kurum Kanaati”

OHAL sonrası süreçte ise “kurum kanaati ve sosyal çevre bilgisi” kavramları, birçok kararın merkezine yerleşmiştir. Ancak bu kanaatin hangi somut verilere dayandığı ve hangi süreçlerle oluşturulduğu açık değildir.

Geçmişte sicil sistemi gibi mekanizmalar, idari değerlendirmelerin belirli belgelere dayanmasını sağlıyordu. Bu sistemin kaldırılması sonrasında oluşan boşluk, daha sonra denetlenmesi güç ve sınırları belirsiz bir “kanaat” alanı ile doldurulmaya başlanmıştır.

Yaygın kanaate göre OHAL döneminde kamu çalışanları önceden hazırlanan listelerle ihraç edilmiş daha sonra da gerekçe oluşturulmaya çalışılmıştır.

Nitekim benim de yakından tanıdığım Tarım Bakanlığından bir KHK’lı hakkında irtibat ve iltisaka dair herhangi bir somut belge bulunamayınca, ihracına gerekçe olarak Kurum kanaati yazılmış, açıklama kısmına da “bu kişi ihraç edilmeyecekse kimse ihraç edilmemeli” gibi kasti bir ifade yazılmıştır. Bu ifade bile tek başına Kurum kanaatlerindeki bireysel değerlendirmelerin ve keyfiliğin pratik uygulamadaki vahim kullanım tarzını açıkça göstermektedir.

Kamu yönetiminde böylesine güçlü sonuçlar doğuran bir aracın, kişisel izlenimlere, duyumlara ya da dolaylı bilgilere dayanması, hukuk devleti açısından ciddi sorunlar oluşturmaktadır.

Delil Yerine Kanaat: Tersine İşleyen Süreç

Kamuda kurum kanaati, sık sık değişen kurum yöneticilerinin duyum ve izlenimlerine, kişisel ilişkilerine, siyasi görüşlerine ve ön yargılarına dayandırılamaz. Hatta objektif verilere dayandırılması açısından kurum adına kanaat oluşturan yöneticilerin de kimliklerinin gizlememesi gerekir.

Hukukun evrensel ilkelerinden biri, iddia makamının iddiasını ispat etmekle yükümlü olmasıdır. Ancak son on yıllık uygulamalarda bu ilkenin tersine işlediği; kişilerin suçsuzluklarını ispat etmeye zorlandıkları yönünde yaygın eleştiriler dile getirilmektedir.

Özellikle hakkında herhangi bir idari soruşturma yapılmadan ya da savunması alınmadan işlem tesis edildiği iddiaları, bu tartışmayı daha da derinleştirmiştir.

Dahası, adli süreçlerde takipsizlik veya beraat kararı alan kişilerin dahi görevlerine iade edilmemesi, idari kararların dayanakları konusunda yeni soruları gündeme getirmektedir.

Toplumsal ve İnsani Boyut

Kamu görevinden ihraç edilmek yalnızca bir iş kaybı değildir. Bu süreç aynı zamanda bireylerin ekonomik güvenceleri yanında sosyal çevrelerini de yok etmiş ve aile yapıları üzerinde ciddi baskılar oluşturmuştur.

Kamuda ve özel sektörde çalışma imkanı bulamayan ve aile geçimini sağlayamayan bazı KHK’lılar ya yurt dışına çıkmaya yönelmiş ya da aile bütünlüğünü koruyamamıştır.

Diğer yandan uzun yıllar kamu hizmetinde bulunmuş liyakatli bireylerin, somut ve açık gerekçeler ortaya konulmadan sistem dışına itilmesi de hizmetlerinin kalitesini düşürmüş ve kamuda liyakat zaafiyeti oluşturmuştur.

Sonuç: Hukuka Dönüş İhtiyacı

Bugün gelinen noktada mesele, yalnızca geçmiş uygulamaların değerlendirilmesi değildir. Asıl ihtiyaç, hukuk devleti ilkeleriyle uyumlu bir yeniden değerlendirme sürecinin işletilmesidir.

Kurum kanaati yerine somut delile dayalı karar mekanizmalarının güçlendirilmesi, gerekçelerin açık ve denetlenebilir hale getirilmesi ve hatalı işlemler için etkili telafi yollarının oluşturulması, bu sürecin temel adımlarıdır.

Ve gerçek güç, en zor zamanlarda bile hukuktan sapmamaktır. Çünkü hukuk, en çok olağanüstü dönemlerde gereklidir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum
Ahmet Yücer Arşivi