İsmet TAŞ
Barışın perde arkası
İnsanların huzur, refah ve güven içinde yaşaması, istisnasız herkesin ortak arzusudur. Ancak "herkes" derken, savaşın kanlı sofrasından beslenenleri elbette bu tanımın dışında tutuyorum. Milyar dolarlarla satranç oynayanlar için; masumların ölmesi, halkların soykırıma uğraması ya da şehirlerin harabeye dönmesi birer istatistikten ibarettir. Zira onlar için daha fazla çatışma; daha fazla silah satışı ve milyarlarca dolarlık yeni pazar payları demektir. Hiç kuşkunuz olmasın, kimse bu "yağlı kapıdan" kendi rızasıyla vazgeçmek istemez.
Gerek savaşın en sıcak anlarında gerekse yıkımın ardından birileri sahneye çıkar ve sözde "barışı" savunur. Oysa sağır sultan bile bilir ki; emperyal güçler için barış, ancak tüm hedeflerine ulaşıp "alacaklarını" tahsil ettikten sonra masaya sürülen bir teferruattır.
ABD-İsrail-İran üçgeninde sahnelenen oyun da tam olarak buydu. ABD, Orta Doğu’daki bu kanlı sürece ne tesadüfen ne de bir gecede girdi. Bu müdahale, onlarca yıl boyunca ilmek ilmek işlenen bir stratejinin sonucudur. ABD, devasa bir fitne kazanı kaynatarak dünyanın gözü önünde başta Arap devletleri olmak üzere tüm milletleri ustalıkla manipüle etti.
Bir Kaşık Bal ve Milyar Dolarlık Silahlar
ABD’li başkanlar önce bölge ülkelerini defalarca ziyaret ederek yerel liderlerin ağzına birer kaşık bal çaldılar. Ardından, bir zamanlar Türkiye’ye de dayatılan o meşhur nakaratı fısıldadılar: "Biz sizi koruruz, sizin hiçbir şey yapmanıza gerek yok!" Bu sahte güven telkininin bedeli ise astronomik silah satışları ve yaklaşık dört trilyon dolarlık devasa harcama sözleri oldu. Birçok devleti kendilerine tam bağımlı birer "peyk" haline getirerek tam hâkimiyet kurdular. Ama yetmezdi; hedefleri tüm Orta Doğu’da kayıtsız şartsız bir teslimiyet inşa etmekti.
Bunun için bölge dinamiklerini yavaş yavaş manipüle ettiler; mezhepsel ve siyasi ayrılıkları tetikleyerek İran’a karşı olan önyargıları körüklediler. Koşullar olgunlaştığında ise İsrail ile birlikte düğmeye bastılar. Gerçekçi olalım: İran gibi bir gücün, karşıdaki bu devasa blok karşısında tek başına direnmesi ne kadar mümkündü? Peki, bu tiyatronun perde arkasında aslında neler yaşandı?
İyi Polis, Kötü Polis Oyunu
ABD, askeri kapasitesinin çok cüzi bir kısmını kullandı. Her türlü savunma ve teknoloji imkânından mahrum bırakılan İran halkı, vatanlarını savunmak için büyük bir direnç gösterdi. Tahran yönetimi ise bu direnci görerek strateji değiştirmek zorunda kaldı.
Bu süreçte Avrupa ülkelerinin ABD’ye yönelik yükselttiği "sert" itirazlar, aslında senaryonun bir parçasıydı; klasik bir "iyi polis, kötü polis" oyunu izledik. Avrupa’nın ABD’ye gerçekten bayrak açması eşyanın tabiatına aykırıdır. Onların sözde başkaldırışı, sadece Hürmüz Boğazı’ndaki ticari çıkarlarını ve gemi geçiş güzergâhlarını korumak için takınılmış diplomatik bir maskeydi. Gazze trajedisini hatırlayın: Tüm AB başkentleri, ABD’nin işaret fişeğiyle İsrail’in yanında saf tutmamış mıydı?
Kartlar Yeniden Dağıtılıyor
ABD’nin birincil hedefi İran’ı haritadan silmek değil, onu da diğer bölge ülkeleri gibi tam itaatkâr bir uyduya dönüştürmekti. Ve ne yazık ki bunu büyük oranda başardılar. Körfez ülkeleri İran’a her zamankinden daha fazla düşman edilirken, bir kısmı bizzat ABD safında mevzilendi. Çin ve Rusya’nın hamleleri savaşın psikolojik boyutunu değiştirse de, gerçek şu ki; kartlar yeni bir savaşa kadar emperyalizmin istediği gibi yeniden dağıtıldı.
Pakistan’da gerçekleştirilen ve sonuçsuz kalan "göstermelik" barış görüşmeleri, tam da Beyaz Saray’ın beklediği bir finaldi. Her şey elli, hatta yüz yıllık planlara uygun ilerliyor. Birçok analizci ABD’yi hâlâ tanıyamamış gibi davransa da, emperyalizmin çarkları tıkır tıkır işliyor.
Tek Galip: Küresel Statüko
Dünya halklarının gözü önünde cereyan eden bu trajediyi kaç kişi tüm çıplaklığıyla kavradı bilinmez ama ortada yalın bir gerçek var: ABD bu süreci istediği gibi yönetmiş, girdiği her coğrafyayı talan etmiş ve çıkarken de ağır bir fatura bırakmıştır.
Bu savaşın mutlak ve tek bir galibi vardır: Soykırımcı ve katliamcı emperyalizm. Kabul edelim ya da etmeyelim; Orta Doğu yeniden dizayn edilmiş, ABD bölgedeki hâkimiyetini perçinlemiştir. Göstermelik barış görüşmeleri ise sadece bu kirli tezgâhın son perdesidir.
Zira emperyalizm için barış; ancak savaşın mutlak şekilde kazanılmasından sonra elde edilen bir ganimettir. Özetle; Siyonizm’in aparatı haline gelen ABD, bu raundu tam zaferle kapatmıştır. Eğer küçük bir pürüz kalırsa, onu gidermek için savaşı yeniden başlatmaktan bir an bile tereddüt etmeyeceklerdir.
O pürüzler de giderildikten sonra... İşte o zaman sahte gülümsemelerle "barış" imzalanır, hatta üzerine bir de "Barış Ödülü" verilerek tiyatro tamamlanır!
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.