Adalete dönüş ne zaman? Bir eksik yetiyor

Bilinen bir kıssadır. II. Mahmut Selimiye Kışlası’nı ziyarete gider; ancak padişahı karşılamak için yapılması gereken top atışı yapılmaz. Duruma öfkelenen padişah soruşturma açtırır. Topçubaşı ifadesinde “Padişahım, bir çok sebebi var” der ve saymaya başlar: “Birincisi barutumuz yok…” II. Mahmut “Tamam gerisini sayma” der.

Aslında bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu durum da tam olarak budur. Onlarca sebep sayılabilir; fakat tek bir eksik, gerisine gerek bırakmaz.

Devletin Dini Nedir?

Geçen haftaki yazımda Türkiye’nin potansiyel olarak dünya liginde üst sıralarda yer almasına rağmen; refah, demokrasi ve özgürlükler bakımından alt sıralara düştüğünü ifade etmiş ve bunun temel sebebinin adalet eksikliği olduğunu vurgulamıştım.

Hz. Ali’ye kamu yönetimini çok yakından ilgilendiren bir soru sorarlar “Devletin dini olur mu?” diye. “Devletin dini adalettir”diye cevap verir.

Bu ifade zımnen Adaleti olmayan bir devletin, meşruiyetini kaybedeceğini söyler. Çünkü devletin varlık sebebi adaleti tesis etmektir. Adaletin olmadığı yerde ise gayrimeşruluk normalleşir; suç ekonomisi büyür, çeteler güçlenir, toplumda hukuk dışı alanlar genişler. Daha da önemlisi, adalete uymayan bir devletin kendisi, en güçlü organize (çete/mafya) yapıya dönüşme riski taşır.

Hukukun Siyasallaşması

Türk yargı sisteminin zaman zaman toplum vicdanını yaralayan kararlara imza attığı ve adaletten uzaklaştığı dönemler olmuştur. Buna rağmen, üst mahkemelerin dengeleyici rol oynayacağına ve adaletin er geç yerini bulacağına inanılırdı.

Ancak geçtiğimiz on yılda, darbe girişimi de gerekçe gösterilerek hukuk sistemi ciddi bir kırılma yaşamıştır. Perinçek’in ifadesiyle “hukuk siyasetin köpeği” olmaya zorlanmış, hukuk literatüründe yeri olmayan “irtibat” ve “iltisak” gibi muğlak kavramlar üretilmiş ve daha önce yasal olan faaliyetler sonradan suç olarak değerlendirilmiştir.

Banka hesabı açmak, bylock kullanmak, sendika veya dernek üyeliği, bir okula ya da dershaneye gitmek gibi sıradan ve yasal eylemler, insanların cezalandırılmasında delil olarak kullanılmıştır.

Hukuksuzluğun Kurumsallaşması

Daha vahimi, soruşturma açılmadan, savunma alınmadan, kim tarafından hazırlandığı belli olmayan listelerle insanlar işlerinden atılmıştır. “Kurum kanaati” veya “sosyal çevre bilgisi” gibi hukuki temeli olmayan gerekçelerle verilen bu kararlar, hukuk devleti ilkesiyle açıkça çelişmiştir.

Bu süreçte öyle bir tablo ortaya çıkmıştır ki;

  • İnsanların irtibatlı iltisaklı diye kamuda çalışması yasaklanmış,
  • Mesleki lisansları iptal edilerek özel sektörde çalışmaları engellenmiş,
  • Çocukları sosyal damgalamaya maruz bırakılmış,
  • Pasaportları iptal edilerek seyahat özgürlükleri kısıtlanmış,
  • İş başvurularında aile ve akrabaların dahi sorgulandığı bir sistem kurulmuştur.

Daha da ağır olanı, insanlar peşinen suçlu kabul edilmiş ve suçsuzluklarını ispat etmeye zorlanmıştır. Masumiyet karinesi tamamen ihlal edilmiş ve darbe teşebbüsü ile uzaktan yakından ilgisi olmadığı halde bir sosyal gruba mensup olduğu varsayımıyla insanlar açlığa ve yokluğa mahkum edilmiştir.

AİHM Kararları Ne Diyor?

Türkiye, 1987 yılında, rahmetli Turgut Özal döneminde vatandaşlarına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne bireysel başvuru hakkı tanımış ve bu kararların iç hukukta uygulanacağını taahhüt etmiştir. Anayasamızın 90. maddesine göre de Uluslararası sözleşmeler kanunların üzerindedir.

Ancak son yıllarda bazı davalarda ilk derece mahkemelerinin üst mahkeme kararlarına uymadığı ya da Anayasa Mahkemesi kararlarına açıkça direndiği bir dönem başlamıştır. Bu süreç, Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi arasında yaşanan bir krizlerle daha da derinleşmiş, nihayetinde iç hukuk mekanizmaları kendi içinde tutarlılığını kaybetmiştir. Hatta daha da ileri gidilmiş ve uluslararası taahhütlere rağmen AİHM kararlarını tanımama veya uygulamama pratiği ortaya çıkmıştır.

Buna karşılık AİHM Büyük Dairesi, en son verdiği Yasak/Türkiye kararıyla “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesini açık biçimde vurgulamış ve özellikle darbe teşebbüsü sonrası yapılan yargılamalarda kullanılan “delillerin niteliğinin yeniden değerlendirilmesi gerektiğine” hükmetmiştir.

Yani Türk yargısına “kişilere ceza vermek için daha önce kanunlarda yazılmayan şeyleri sonradan suç sayamazsın ve kişileri cezalandırmak için kullandığın şeyler de suç değil, bunlardan delil olmaz, kullandığın bütün delillerin geçersiz” demiştir.

Araştırmaların Gösterdiği Cinnet Hali

MAK Araştırma şirketşnin verilerine göre son on yılda yaklaşık üç milyon kişi hakkında soruşturma açılmış, iki buçuk milyon kişiye HAGB kararı verilmiş ve bir milyondan fazla kişi arananlar listesine girmiştir.

Adalet Bakanlığı verileri ise daha çarpıcıdır: 2002 yılında cezaevlerinde 58 bin kişi bulunurken, bu sayı 2026’da 412 bine ulaşmıştır. Kapasitesi 305 bin olan cezaevlerinde doluluk oranı %135 çıkmıştır. Yani cezaevlerinde yaklaşık 107 bin kişi yerde/betonda yatmaktadır.

Dahası, 20 bin kadın, 6.500 yaşlı ve 900’ü 0–6 yaş arası olmak üzere binlerce çocuk cezaevlerinde bulunmaktadır. Bu veriler Türkiye’yi dünyada en fazla mahpusu olan ilk on ülke arasına taşımıştır.

Adalet Olmadan Hiçbir Şey Olmaz

Ortaya çıkan tablo bir hukuk sisteminden ziyade, kontrolsüz cezalandırma mekanizmasını andırmaktadır. Bu durum sürdürülebilir değildir.

Türkiye vakit kaybetmeden normalleşmek, adalete geri dönmek ve AİHM kararlarını uygulamak zorundadır. Çünkü adalet sağlanmadan ülkede güven ortamı oluşmaz, ekonomi düzelmez ve toplumdaki yozlaşma önlenemez.

Unutulmamalıdır ki, barut yoksa top atışı yapılamaz.

Adalet yoksa da devlet, ne kadar güçlü görünürse görünsün ayakta kalamaz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ahmet Yücer Arşivi