Ahmet Yücer
Dünya liginde neredeyiz?
Büyük Potansiyel
Bakmayın siz ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın Ortadoğu ülkeleri için Monarşi önermesine. O dikta rejimlerini ABD çıkarları doğrultusunda daha kolay etki altına aldıkları ve yönlendirdikleri içindir. Yoksa ülkenin gücüne ve gelişmesine bir katkı yaptığından değildir.
Günümüzde ülkelerin gücü sadece nüfusuyla, toprağıyla veya askeri kapasitesiyle ölçülmüyor.
21. yüzyılda gerçek güç; demokrasiyle, hukukla, özgürlüklerle, refahla ve vatandaşına sunduğu yaşam kalitesiyle ölçülüyor. Çünkü çağımızda gelişmişlik, sadece “güçlü görünmek” değil, aynı zamanda “iyi yönetilmek” anlamına geliyor.
Bu açıdan Ülkemize bakıldığında oldukça dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor. Türkiye, birçok temel kapasite göstergesinde dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alıyor. Yaklaşık 87 milyonluk nüfusuyla dünyanın 18’inci, ekonomik büyüklüğüyle 17’nci, askerî güç sıralamasında 9’uncu, lojistik performansta 11’inci, tarımsal hasılada 8’inci, turizmde ise 4’üncü sırada bulunuyor.
Türkiye ayrıca otomotiv üretiminde dünyada 14’üncü, savunma sanayi ihracatında yaklaşık 11’inci ve uluslararası müteahhitlik hizmetlerinde 2’nci sırada yer alırken, İHA/SİHA teknolojisinde dünyanın ilk 3 ülkesi arasında, diplomatik temsilcilik ağında ise ilk 5 ülkeden biri durumda.
Bu veriler gösteriyor ki Türkiye; sahip olduğu insan kaynağı, üretim kapasitesi, coğrafi avantajı ve stratejik konumuyla aslında dünyanın en gelişmiş ilk on ülkesi arasında bulunabilecek potansiyele sahiptir.
Refah ve Özgürlüklerde Gerileyen Türkiye
Ancak mesele vatandaşın yaşam kalitesine, özgürlüklerine ve kurumsal kaliteye geldiğinde tablo dramatik biçimde değişmektedir.
Türkiye maalesef İnsani Gelişme Endeksi’nde 45’inci, Dünya Mutluluk Endeksi’nde 90’ıncı, Demokrasi Endeksi’nde 110’uncu, Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 124’üncü, Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 136’ncı, Basın Özgürlüğü Endeksi’nde ise 158’inci sırada yer alıyor. Daha da dikkat çekicisi, Türkiye Küresel Organize Suç Endeksi’nde dünyanın en sorunlu ilk 10 ülkesi arasında gösteriliyor.
Türkiye’de cezaevi nüfusu 2016 yılı öncesinde yaklaşık 200 bin kişi iken, 2016 sonrasında yasalarda olmayan yeni suçlar icad ederek ve geniş kapsamlı terör soruşturmaları yaparak bu sayıyı 400 binin üzerine çıkarmıştır.
Böylece Türkiye, dünyada en fazla mahkum barındıran ilk 10 ülke arasına girmiş, Avrupa’da ise açık ara ilk sıraya yerleşmiştir. Bu tablo, hem toplumsal yapının hem de adalet sisteminin alarm verdiğini göstermektedir.
Ortaya çıkan tablo nettir: Türkiye şu anda üretim, savunma ve stratejik kapasite alanlarında ilk 15-20 bandında yer alırken; hukuk, özgürlük, demokrasi ve yaşam kalitesi göstergelerinde çoğu zaman ilk 100’ün dahi dışında kalmaktadır.
Bu tablo, potansiyel ile yönetim kalitesi arasındaki uçurumu açıkça göstermektedir.
Dünya Verileri Ne Söylüyor?
Dünya tecrübesi bize açıkça hukuk güçlendikçe refahın da arttığını gösteriyor. Hukukun üstünlüğü arttıkça yatırım ortamı iyileşmekte, girişimcilik güçlenmekte ve kişi başına düşen gelir yükselmektedir. Bugün Danimarka, İsviçre, Norveç ve Hollanda gibi ülkelerin hem hukukta hem refahta zirvede olması tesadüf değildir.
Aynı durum demokrasi ve inovasyon için de geçerlidir. Düşüncenin özgür olduğu toplumlar, bilimde ve teknolojide de öne çıkmaktadır. Bu nedenle inovasyon liginde üst sıralarda bulunan ülkelerin büyük çoğunluğu aynı zamanda güçlü demokrasilere sahiptir.
Benzer bir doğrusal ilişki sosyal güven ile mutluluk, eğitim ile üretkenlik, basın özgürlüğü ile yatırım güveni arasında da görülmektedir.
Ters Korelasyonun Gösterdiği Gerçek
Öte yandan bazı alanlarda ise ters korelasyon söz konusudur. Yolsuzluk arttıkça kalkınma yavaşlamakta, organize suç yükseldikçe yatırım güveni düşmekte, gelir dağılımı bozuldukça toplumsal huzur azalmaktadır. Basın özgürlüğünün zayıfladığı toplumlarda denetim mekanizmaları etkisizleşmekte, bu da kamu kaynaklarının kötü kullanımını artırmaktadır.
Kısacası; hukuk, özgürlük ve şeffaflık arttığında toplumlar güçlenmekte; yolsuzluk, keyfilik ve denetimsizlik arttığında ise ülkeler zayıflamaktadır.
Asıl Sorun Kaynakta Değil Yönetimde
Türkiye’nin sorunu kaynak yetersizliği değildir. Bu ülkenin toprağı da vardır, genç nüfusu da, üretim gücü de, stratejik avantajı da. Eksik olan; bu büyük potansiyeli verimli kullanacak kurumsal zemindir.
Sorun; liyakat yerine sadakatin, kurallar yerine ilişkilerin, denetim yerine keyfiliğin öne çıkmasıdır. Sorun; hukuk güvenliğinin zayıflaması, kurumların aşınması ve öngörülebilirliğin azalmasıdır.
Bugün Türkiye’nin dünya sıralamalarındaki yeri bize şu gerçeği açık biçimde söylemektedir:
Bu ülke kapasite olarak büyüktür; ancak kurumsal kalite bakımından potansiyelinin çok gerisindedir.
Sonuç
Türkiye hukuk devletini güçlendirir, özgürlük alanlarını genişletir, demokrasisini geliştirir ve liyakati kurumsallaştırabilirse; mevcut kapasitesiyle dünyanın en güçlü ilk 10 ülkesi arasına yükselmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Çünkü çağımızda bir ülkeyi büyüten yalnızca potansiyeli değildir; onu asıl büyüten şey adalet, özgürlük ve kurumsal akıldır.
Türkiye’nin önündeki gerçek mesele de tam olarak budur.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.