Ahmet Yücer
Devlet yönetiminde liyakat mi sadakat mi?
Makamlar Emanet mi Ganimet mi? başlıklı geçen haftaki yazıma okuyucu ilgisi üzerine bu konuya biraz daha değinmek ihtiyacı duydum.
Türkiye’de kamu yönetimi tartışmalarının merkezindeki soru, aslında devlet geleneğimiz kadar eskidir. Görevler ehil olana mı verilmeli, yoksa iktidara sadakat gösterene mi?
Töre ve “Layık Olma” Anlayışı
Türk siyasi kültüründe yönetimin temelinde “töre” bulunur. Töre yalnızca hukuk değil; adalet, düzen ve ehliyet demektir. Orhun Kitabelerinde devletin ayakta kalmasının bilgili ve cesur yöneticilere bağlı olduğu vurgulanır. Metinler dikkatle okunduğunda bu ifade, tek adam yönetimini meşrulaştırmaktan çok modern anlamda ehil ve akıllı kadroları ifade eder. Yönetme hakkı “kut” ile açıklansa da, bu hakkın sürdürülebilmesi doğru kadroların seçilmesine bağlıdır.
Destanlar ve halk anlatıları da benzer bir anlayışı yansıtır. Dede Korkut hikâyelerinde yiğitlik, bilgelik ve topluma fayda sağlayan davranışlar ödüllendirilir. Türk kültüründe “layık olmak”, makamdan çok hak edilen değeri ifade eder.
İslam’ın İlk Dönemleri...
İslam’ın ilk döneminde liyakat vurgusu dikkat çekicidir. Hz. Peygamber’in görevleri dağıtırken akrabalık veya statü yerine ehliyeti esas aldığı bilinmektedir. Bu yaklaşım, kamu görevlerinin bir ayrıcalık değil sorumluluk olduğu anlayışına dayanır.
Ancak Emeviler döneminde devletin hanedan karakterinin güçlenmesiyle birlikte yönetim kadrolarında aile bağları, siyasi bağlılık ve sadakat ön plana çıkmıştır. Bu dönüşüm, İslam siyaset düşüncesinde uzun süre tartışılan bir kırılma noktası olarak görülür.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e...
Osmanlı devlet geleneği hanedan merkezli hükümranlığa dayanmasına rağmen toprak “miri arazi” olarak devlet mülkiyetinde kabul edilmiştir. Tam olarak modern anlamda kamu-özel ayrımından bahsetmek mümkün değilse de Enderun sistemi aracılığıyla oluşturulan bürokraside liyakat–sadakat dengesi yüzyıllarca korunmuştur. Gerileme sürecinde ise bu dengenin bozulması kurumsal zayıflamayı beraberinde getirmiştir.
Cumhuriyet döneminde ise modern, hukuk temelli ve profesyonel bir kamu bürokrasisi kurulması hedeflenmiştir. Merkezi sınav sistemleri ve kariyer meslekler bu amaca hizmet etmiştir.
Günümüzde Somut Tartışmalar...
Türkiye’de liyakat meselesi bugün artık somut olaylar üzerinden tartışılmaktadır.
Son yıllarda en çok gündeme gelen konulardan biri, merkezi sınavlarda yüksek puan alan adayların mülakatta elenmesidir. Özellikle hakim, savcı, müfettiş yardımcısı, uzman hatta öğretmen alımlarında mülakat puanlarının belirleyici olması, objektiflik tartışmalarına yol açmıştır.
Kamu bankaları ve büyük kamu şirketlerinin yönetim kurulu üyeliklerine yapılan atamalar da büyük tartışmalara konu olmuştur. Düzenleyici ve denetleyici kurumlarda görev süreleri dolmadan yapılan görev değişiklikleri ise maalesef kurumların bağımsızlığını ve profesyonelliğini zaafa uğratıyor.
Son olarak uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, 2017’de Türkiye’nin kredi notunu düşürürken, gerekçelerden biri olarak kurumların liyakat sorununu işaret etmiştir. Bu tür değerlendirmeler, liyakat tartışmasını yalnızca iç politika değil, aynı zamanda ekonomik güven meselesi olduğunu da gösteriyor.
Liyakat–sadakat dengesinin bozulması yalnızca bürokratik bir mesele değildir. Nitelikli kadroların sistem dışına itilmesi, bu kişileri yeni arayışlara yöneltmiş ve beyin göçünü hızlandırmıştır. Kurumsal hafıza zayıfladığı için de orta ve uzun vadeli planların hedeflere ulaşması zorlaşmıştır.
Sonuç olarak...
ABD’de federal personel yönetiminde son düzenlemeler hariç tutulursa, siyasi atamalar sınırlı tutulurken teknik kadrolarda liyakat esastır. Hele hele kişilerin ırsiyeti, dini, mezhebi ya da meşrebinden dolayı yapılan farklı uygulamalar ayırımcılık (discrimination) olarak değerlendirilir.
Türkiye’de ise bu konu Türk Ceza Kanununda Nefret ve ayırımcılık suçu kapsamında düzenlenmiştir. Yukarıda sayılan nedenlerle bir kişinin kamu hizmetlerinde yararlanmasını ya da bir kişinin işe alınmasını engellemek nefret suçu kapsamına girmektedir.
Diğer yandan teknik ve idari kadrolarda liyakat yerine sadakat aramak tabiri caizse iktidarın kendi ayağına çelme takması demektir.
Asıl mesele sadakati tamamen ortadan kaldırmak değil, ehliyetin önüne geçmesini engellemektir. Devlet yönetimi güvenilen kişilerle değil, işi en iyi yapabilecek liyakatli kişilerle yürütüldüğünde başarıya ulaşır.
Devletlerin kaderini de aslında iktidarların bu tercihleri belirlemektedir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.