Aysel Ayşe Aygün Özer

Aysel Ayşe Aygün Özer

Barış masasında şehitlerin sandalyesi boş kalmasın

Türkiye “Terörsüz Türkiye”yi konuşuyor.

Siyaset konuşuyor.

Meclis konuşuyor.

Partiler konuşuyor.

Devlet konuşuyor.

Peki ya bu ülke için evladını toprağa veren anne ne düşünüyor?

Eşini kaybeden kadın ne hissediyor?

Çocuğu babasının fotoğrafına sarılarak büyüyen bir şehit evladı bu sürece nasıl bakıyor?

Bir kolunu, bir bacağını, sağlığını bu ülke için bırakan gazinin gönlünden ne geçiyor?

Bence bugün en çok sormamız gereken sorulardan biri bu.

Çünkü barışın kıymetini, savaşın ne olduğunu yaşamış insanlardan daha iyi kim bilebilir?

Şehit ailesi, “Bir daha hiçbir anne benim yaşadığımı yaşamasın” diyebilir.

Gazi, “Başka gençler sakat kalmasın” diyebilir.

Dolayısıyla şehit ailelerini ve gazileri sadece acının temsilcileri olarak görmek de doğru değildir.

Onların sözü, aynı zamanda Türkiye'nin geleceğine dair bir vicdan terazisidir.

Nitekim Meclis çatısı altında yapılan son görüşmelerde şehit aileleri ve gaziler, Terörsüz Türkiye sürecini desteklediklerini ifade etti.

Bu çok önemli.

Çünkü “Terörsüz Türkiye” demek, yalnızca siyasi bir slogan değildir.

Bir şehit annesi için belki de yıllardır beklediği cümlenin karşılığıdır:

“Artık başka çocuklar ölmeyecek.”

Fakat burada başka bir hassasiyet daha var.

Barış isteyen şehit aileleri, elbette adalet duygusunun da zedelenmesini istemiyor.

Gaziler, yıllarca mücadele ettikleri terör örgütünün silah bırakmasının gerçek ve kalıcı olduğundan emin olmak istiyor.

Türkiye Harp Malulü Gaziler, Şehit Dul ve Yetimleri Derneği'nin ortaya koyduğu yaklaşım da bu noktada oldukça net: Terörsüz Türkiye sürecinin, örgütün koşulsuz ve şartsız silah bırakması, kendisini feshetmesi ve adalet önünde hesap vermesi temelinde ilerlemesi gerektiği belirtiliyor.

İşte Türkiye'nin hassas terazisi tam burada.

Barış mı, adalet mi?

Hayır.

Bence soru böyle kurulursa yanlış kurulur.

Türkiye'nin ihtiyacı barış ve adalet.

Çünkü adaletin olmadığı bir barış, şehit ailelerinin yüreğinde yeni bir yara açabilir.

Ama barışın olmadığı bir adalet anlayışı da yeni annelerin ağlamasına neden olabilir.

O halde yapılması gereken ikisini birbirinin karşısına koymak değil, ikisini aynı masaya oturtmaktır.

Şehit ailelerinin “Başka çocuklar ölmesin” demesi ile “Evladımın kanı unutulmasın” demesi birbirine zıt değildir.

Bir anne aynı anda hem barış isteyebilir hem de adalet isteyebilir.

Bir gazi hem terörün bitmesini isteyebilir hem de yıllarca mücadele ettiği örgütün hiçbir şart altında silahın karşılığında siyasi kazanım elde etmemesini isteyebilir.

Bunları birbirine düşman fikirler gibi sunmamak gerekir.

Çünkü bu insanlar zaten hayatları boyunca bölünmenin, çatışmanın ve terörün bedelini ödediler.

Şimdi onların önüne yeni bir ayrılık koymak yerine, onların sesini bu sürecin en güçlü vicdanı haline getirmek gerekir.

ŞEHİT AİLELERİNE SADECE “SİZİN İÇİN YAPIYORUZ” DENİLMEMELİ

Bence devletin burada çok önemli bir sorumluluğu var.

Şehit ailelerine yalnızca “Bu süreç sizin için” demek yetmez.

Onlara açıkça anlatmak gerekir:

Ne yapılacak?

Ne yapılmayacak?

Silah bırakan örgüt mensupları hakkında nasıl bir hukuki yol izlenecek?

Kimler hangi şartlarda değerlendirilecek?

Şehit ailelerinin adalet duygusu nasıl korunacak?

Gazilerin yıllardır taşıdığı yaraların karşılığı nasıl verilecek?

Bu soruların cevabı ne kadar açık olursa, toplumun güveni de o kadar güçlü olur.

Üstelik tam da bugünlerde şehit aileleri ve gazilerin özlük haklarına ilişkin kapsamlı bir yasal düzenleme için çalışmaların tamamlandığının açıklanması da önemli.

Çünkü devlet, şehit ailesinin kapısını yalnızca yeni bir siyasi süreç başladığında çalmamalı.

Her zaman yanında olmalı.

Bir şehidin çocuğu büyüdüğünde babasının fedakârlığının unutulmadığını görmeli.

Bir şehit eşi, yıllar sonra bile devletin yanında olduğunu hissetmeli.

Bir gazi, verdiği mücadelenin yalnızca törenlerde hatırlanmadığını bilmeli.

Çünkü devletin şehit ve gazisine sahip çıkması yalnızca sosyal bir görev değildir.

Aynı zamanda toplumsal hafızayı koruma görevidir.

BARIŞIN EN BÜYÜK SINAVI

Bugün herkes barıştan söz ediyor.

Ne güzel.

Ama barışın en büyük sınavı, şehit ailesinin kalbinde verilecek.

Eğer bir şehit annesi “Benim oğlum boşuna mı öldü?” diye soruyorsa, bu soruya kızamayız.

Eğer bir gazi “Ben bunun için mi savaştım?” diyorsa, onu susturamayız.

Eğer başka bir şehit yakını “Artık başka evlere ateş düşmesin” diyorsa, onun sesini de görmezden gelemeyiz.

Çünkü hepsi Türkiye'nin bir parçası.

Ve belki de gerçek barış tam olarak burada başlayacak:

Birbirinin acısını anlayabilmekte.

Şehit ailesinin adalet duygusunu koruyarak…

Gazinin onurunu incitmeden…

Başka çocukların ölümünü engelleyerek…

Ve bütün bunları hukuk içerisinde yaparak.

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey budur.

Ne şehitlerin acısını kullanarak barışa düşman olmak…

Ne de barış adına şehitlerin acısını küçümsemek.

İkisinin ortasında çok ağır ama çok kıymetli bir yol var:

Adaletli barış.

Ve ben inanıyorum ki bu ülkenin şehit aileleri ve gazileri, en çok bunu hak ediyor.

Çünkü onların istediği yalnızca geçmişin hesabı değil.

Onlar aynı zamanda çocuklarımızın geleceğini de düşünüyor.

O yüzden bu süreçte masada bir sandalye mutlaka olmalı.

O sandalyede bir siyasetçi oturmayacak.

Bir parti lideri oturmayacak.

Bir bürokrat oturmayacak.

O sandalyede bu ülke için evladını toprağa veren annenin, eşini kaybeden kadının, babasız büyüyen çocuğun ve ömrünü bir uzvuyla sürdüren gazinin vicdanı oturacak.

Çünkü barış masasında onların sandalyesi boş kalırsa…

Türkiye'nin vicdanı eksik kalır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Aysel Ayşe Aygün Özer Arşivi