Aysel Ayşe Aygün Özer
Bir Askerin gözünden terörle mücadele
Dağda başlayan, toplumda devam eden mücadele. Terörle mücadeleyi çoğu zaman uzaktan izliyoruz. Bir haber başlığı, birkaç görüntü, resmî açıklamalar ve ardından değişen gündem…
Peki o görüntülerin içinde olan biri ne düşünüyor?
Bazı sorular vardır; cevabını almak için değil, cevabın ağırlığını anlamak için sorulur.
Terörle mücadele de yalnızca silahların, operasyonların ve haber bültenlerinde birkaç dakikaya sığdırılan görüntülerin hikâyesi değildir. O görüntülerin arkasında uykusuz geceler, ağır hava şartları, uzun bekleyişler, kayıplar ve insanın sınırlarını zorlayan bir mücadele vardır.
Bu kez terörle mücadelenin farklı yönlerini, bir askerin verdiği cevaplar üzerinden anlamaya çalıştım.
İlk soru basitti:
Terörle mücadele sizin için ne ifade ediyor?
Cevabı oldukça netti, “Terörle mücadele sadece bir görev veya meslek değil, bir varoluş mücadelesi ve fedakârlıktır. Sevdiklerinin, masum insanların ve ülkenin huzurla uyuyabilmesi için kendi huzurundan, uykusundan ve gerektiğinde canından vazgeçmeyi göze almaktır. Karanlığa karşı durup vatanın aydınlık kalmasını sağlayan görünmez bir kalkan olmaktır.”
Sahadaki gerçek ile toplumun gördüğü arasında ne kadar fark var?
“Uçurumlar kadar büyük bir fark var.”
Toplum çoğu zaman haber bültenlerinde birkaç dakikaya sığdırılan görüntüleri, rakamları ve sonuçları görüyor.
Oysa sahada; Dondurucu soğuklar, kavurucu sıcaklar, uykusuz geceler, bedenin sınırlarını zorlayan şartlar ve saniyeler içinde verilmesi gereken hayati kararlar var.
Bir de çatışmanın psikolojik ağırlığı var.
Dağda geçirilen bir gecenin sessizliğini, ekran başında oturan bir insanın tam anlamıyla anlamasının kolay olmadığını söylüyor.
Peki terör yalnızca askerî yöntemlerle bitirilebilir mi?
Burada verdiği cevap, meselenin en önemli noktalarından birine işaret ediyor:
“Askerî güç bataklıktaki sivrisinekleri yok eder, acil güvenlik tehdidini ortadan kaldırır. Ancak bataklığın kendisini kurutmak eğitimle, adaletle, ekonomik fırsatlarla ve sosyal refahla mümkündür.”
Yani güvenlik mücadelesi gerekli; ancak kalıcı çözüm için terörün beslendiği sosyal ve ekonomik zeminlerin de ortadan kaldırılması gerekiyor.
Bir askerin en büyük güç kaynağı nedir?
İki şeyden söz ediyor:
Birincisi, sağını ve solunu kollayan silah arkadaşı.
İkincisi ise memlekette onu bekleyen ailesi ve sevdikleri.
“Bir gün sağ salim onların yanına dönme umudu ve koruduğu değerlerin haklılığı, en zor anlarda bile ayakta tutan görünmez güçtür.”
Silah arkadaşlığı ne demek?
Belki de söyleşinin en ağır cevaplarından biri burada geliyor:
“Kandan öte bir bağdır.”
Aynı matarayla susuzluğu gidermek, aynı mevzide donmamak için birbirine sığınmak ve gerektiğinde kendi canını düşünmeden yanındakine güvenmek…
Bu bağın, sivil hayattaki arkadaşlık kavramıyla kıyaslanamayacak kadar derin olduğunu anlatıyor.
Bir silah arkadaşını kaybetmek…
Bazı yaraların kapanmadığını söylüyor.
Sadece zamanla o yarayla yaşamayı öğreniyorsunuz.
Bir arkadaşın şehit olması geride kalanlar için yalnızca tarifsiz bir acı değil, aynı zamanda ağır bir sorumluluk bırakıyor. Çünkü hayat devam ederken görev de devam ediyor.
“Şehit düşen arkadaşının yarım kalan görevini tamamlamak ve onun hatırasına layık olmak…”
Yas tutacak zamanın bile çoğu zaman olmadığını söylüyor.
Acı, zamanla kararlılığa dönüşüyor.
Terör örgütlerinin asıl amacı nedir?
Korkutmak mı?
Toplumu bölmek mi?
Devlete olan güveni sarsmak mı?
Cevabı ise hepsini kapsıyor:
“Terörün nihai amacı aslında bunların birleşimidir.”
İnsanları korkutmak, devlet ile vatandaş arasındaki güveni zedelemek, toplumu etnik veya ideolojik fay hatları üzerinden bölmek ve kaos oluşturarak devlet otoritesini zayıflatmak…
Silah ise bunun yalnızca araçlarından biri.
Asıl hedefin toplumun zihni, birliği ve psikolojisi olduğunu düşünüyor.
Halkın güvenlik güçlerine verebileceği en büyük destek ne?
“Birlik.”
Sarsılmaz bir toplumsal dayanışma ve güvenlik güçlerine manevi destek…
Dağın başında görev yapan bir askerin arkasında ayrışmamış, kenetlenmiş ve güvenlik güçlerine inanan bir toplum olduğunu bilmesinin büyük bir güç olduğunu söylüyor.
Provokasyonlara kapılmamak ve terörün yaymak istediği umutsuzluk iklimine teslim olmamak da halkın verebileceği en önemli desteklerden biri.
Terörün eğitim, ekonomi ve adaletle ilişkisi var mı?
Cevabı kesin:
“Şüphesiz.”
Terörün cehaletten, yoksulluktan, adaletsizlik hissinden ve toplumsal kutuplaşmadan beslenebileceğini söylüyor.
Eğitim, gençlerin yanlış ideolojiler tarafından yönlendirilmesini engelleyebilir.
Güçlü bir ekonomi, terör örgütlerinin istismar edebileceği maddi zemini daraltabilir.
Adalet ve toplumsal birlik ise terörün kullanabileceği boşlukları kapatabilir.
Görevden dönen bir askere sorulan en zor soru ne?
“Orada tam olarak ne oldu?”
“Hiç korktun mu?”
“Kaç çatışmaya girdin?”
“Hiç adam vurdun mu?”
Bu soruların neden zor olduğunu da anlatıyor.
Çünkü sahada yaşananları, kaybedilen silah arkadaşlarını ve o anların yoğun duygularını hiç yaşamamış birine kelimelerle anlatmak kolay değil.
Bazen de sivil hayatın gündelik meseleleriyle karşılaştığında, yaşadığı bazı şeylerle toplumun gündelik kaygıları arasındaki büyük farkı hissediyor.
Peki vatan nedir?
Vatan onun için yalnızca haritadaki sınırlarla çizilmiş bir toprak parçası değil.
Bir çocuğun parkta güvenle koşabilmesi…
Bir annenin ve babanın geceleri huzurla uyuyabilmesi…
Bayrağın özgürce dalgalanması…
Geçmişin emanet ettiği, geleceğe bırakılması gereken kutsal bir yuva.
Ve gerektiğinde uğruna son nefesin verilebildiği bir değer.
Silahlar sustuktan sonra ne olacak?
Belki de terörle mücadelede en az konuşulan meselelerden biri bu.
Çünkü savaşın ve çatışmanın sona ermesi, toplumdaki bütün yaraların bir anda iyileşmesi anlamına gelmiyor.
Yıllarca süren çatışmaların bıraktığı travmalar, kutuplaşmalar, ön yargılar ve güvensizlikler nesiller boyunca taşınabiliyor.
“Silahların susması fiziksel bir andır; kalıcı barış toplumsal bir süreçtir.”
Bunun için yalnızca dağdaki mevzilerin değil, insanların zihnindeki korkuların, acıların ve ötekine duyulan şüphenin de ortadan kalkması gerekiyor.
Geçmiş unutulmalı mı?
Hayır.
Ama nasıl hatırladığımız önemli.
Geçmişi unutmanın aynı hataları tekrarlamak anlamına gelebileceğini söylüyor.
Ancak geçmişi hatırlamanın da kör bir kin ve nefret üretmek için değil, aynı acıların yeniden yaşanmaması için olması gerektiğini özellikle vurguluyor.
Doğru hatırlanan bir geçmiş; ortak hafıza, tarih bilinci ve toplumsal dayanıklılık oluşturabilir.
Ve belki de en tehlikeli düşman: Umutsuzluk
Söyleşinin sonunda aklımda en çok kalan cümlelerden biri bu oldu:
“En tehlikelisi umutsuzluktur.”
Silahlı saldırılar can yakar, kayıplar veririz. Fakat kenetlenmiş bir toplum yaralarını sarabilir.
Propaganda doğrularla ve şeffaflıkla çürütülebilir.
Ama toplum “Bu iş asla çözülmeyecek” düşüncesine kapılırsa, mücadele azmi de zayıflamaya başlar.
Terörün istediği yalnızca can kaybı değildir.
Korku ister.
Güvensizlik ister.
Ayrışma ister.
Ve en sonunda umutsuzluk ister.
Bu söyleşiden geriye benim için şu düşünce kaldı:
Terörle mücadele yalnızca dağlarda verilen bir mücadele değildir.
Bir askerin tuttuğu nöbet kadar, bir öğretmenin sınıfta verdiği eğitim de önemlidir.
Bir operasyon kadar, adalet duygusunun güçlendirilmesi de önemlidir.
Bir güvenlik tedbiri kadar, gençlere gelecek umudu verilmesi de önemlidir.
Çünkü silahlar bir tehdidi susturabilir.
Fakat kalıcı huzur; adaletin, eğitimin, ekonomik fırsatların, toplumsal dayanışmanın ve güven duygusunun birlikte inşa edilmesiyle mümkün olur.
Ve belki de vatan dediğimiz şey tam olarak budur:
Bir askerin dağda tuttuğu nöbet ile bir çocuğun evinde huzurla uyuduğu gece arasındaki görünmez bağ.
O bağ kopmadığı sürece, karanlığın karşısında her zaman bir ışık vardır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.