İran–ABD Gerilimi: Perde Önü Nükleer, Perde Arkası Hesaplaşma

Dünya ve özellikle bizim coğrafyamız, liderlerin kişisel kaprisleri, politik hesapları ve güç gösterileri yüzünden adeta ateşli bir hastalık yaşayan insan gibi sürekli gerilim içinde yaşıyor. Ateş bazen düşüyor gibi oluyor, sonra yeniden yükseliyor. İran ile ABD arasında yıllardır devam eden gerilim de tam olarak böyle bir seyir izliyor.

Perde önünde konuşulan konu hep aynı: nükleer program. Perde arkasında ise çok daha eski ve derin bir hesaplaşma var.

Bu hikâye aslında 1953’te başlıyor. İran Başbakanı Musaddık’ın petrolü millîleştirme girişimi, İngiltere ve ABD destekli bir darbeyle sona erdirildi. İran toplumsal hafızasında Batı’ya duyulan güvensizliğin tohumu o gün atıldı. 1979 İslam Devrimi ve ABD Büyükelçiliği baskını ise ilişkileri tamamen koparan kırılma noktası oldu. O günden beri iki ülke doğrudan değil, hep dolaylı yollardan, vekil aktörler ve ara kanallar üzerinden mücadele ediyor.

Bugün konuşulan nükleer mesele, aslında bu tarihsel güvensizliğin güncel bahanesi gibi duruyor.

İran’ın diplomasi kültürü ve devlet geleneği çok eski ve sabırlı. Müzakereleri bir sonuçtan ziyade zaman kazanma aracı olarak kullanma konusunda oldukça tecrübeli. Türkiye’de başlayıp Umman’a taşınan görüşmeler, masadan kalkılmaması ama masada da ilerlenmemesi, İran açısından kazanılan her günün gelecekte çok daha güçlü bir etki alanı oluşturacağı düşüncesine dayanıyor.

Peki Batı bunu bilmiyor mu?

Elbette biliyor. Bir atasözü vardır: “Sen akıllıysan, karşındakinin senden daha akıllı olduğunu düşünerek hareket et.” Aksi hâlde kaybedersin.

Bu nedenle ABD ve müttefikleri, İran’ın bu oyalayıcı diplomasi taktiğine karşı mutlaka uzun vadeli bir stratejiye sahip. Ancak bu strateji, doğrudan savaş değil.

Çünkü herkes biliyor ki İran’la topyekûn bir savaşın maliyeti, sonucu belirsiz ve kontrolü zor olur.

Bu yüzden tercih edilen yöntem daha farklı: Çemberi daraltmak, ekonomik baskıyı artırmak, içeride toplumsal huzursuzlukları tetiklemek, bölgesel etki alanını sınırlandırmak ve askeri olarak kuşatmak.

İsrail’in güvenliği ise bu politikanın değişmez parçası. İran’ın Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de kurduğu etki ağı, İsrail için doğrudan tehdit olarak görülüyor. Dolayısıyla mesele sadece nükleer değil; İran’ın bölgesel nüfuzunun kırılması da hedefleniyor.

Burada asıl soru şu: Hedeflenen şey parçalanmış üç İran mı, yoksa parçalanmamış ama kontrol edilebilir tek İran mı?

Jeopolitik gerçeklik şunu gösteriyor: Büyük güçler istikrarsızlıktan hoşlanmaz. Parçalanmış bir İran, kontrol edilemeyen kaos demektir. Daha olası olan senaryo, sınırları çizilmiş, etki alanı daraltılmış ama tek parça bir İran.

Orta ve uzun vadede İran’da bir rejim ya da iktidar değişikliği ihtimali de masada duruyor. Ancak bu değişim dışarıdan bir müdahale ile değil, iç dinamiklerin zamanla dönüşmesiyle gerçekleşirse daha “kalıcı” olur. Dış baskılar da zaten bu iç dönüşümü hızlandırmayı hedefliyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak; İran–ABD gerilimi nükleer dosyadan ibaret değil. Bu, tarihsel bir güven bunalımı, bölgesel güç mücadelesi ve stratejik sabır savaşıdır.

Ve ne yazık ki bu satranç oyununun taşları çoğu zaman bizim coğrafyamızda hareket ediyor.

Bizim için ise değişmeyen tek temenni var: huzur ve barış.

Çünkü büyük güçlerin hamlelerinin bedelini en çok bu toprakların insanları ödüyor.

Saygılarımla…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Adem Öztürk Arşivi