Aysel Ayşe Aygün Özer

Aysel Ayşe Aygün Özer

Laikliği anlamadan birbirimizi yargıladık

Bir kesim laikliği din düşmanlığı sandı, bir kesim dindarlığı Cumhuriyet'e karşı olmakla eş tuttu. Peki, biz ne zaman aynı ülkenin insanları olmaktan çıkıp birbirimizi etiketlerle tanımlamaya başladık?

Türkiye'de yıllardır aynı tartışmanın içinde dönüp duruyoruz: Laiklik, din, Cumhuriyet, Atatürk, inanç özgürlüğü…

Fakat bütün bu kavramları konuşurken bazen en temel soruyu sormayı unutuyoruz: Gerçekten neyi savunduğumuzu biliyor muyuz?

Bir insan Atatürk'ü sevdiğini söylediğinde neden hemen inancıyla ilgili bir sorgulamanın içine çekiliyor? Bir insan dinine bağlı olduğunu ifade ettiğinde neden Cumhuriyet'le, çağdaşlıkla veya özgürlükle arasına mesafe koyduğu varsayılıyor? Neden birinin başındaki örtü, diğerinin yaşam tarzı, bir başkasının siyasi görüşü üzerinden karakter tahlili yapıyoruz?

Ne zamandan beri bir insanı tanımak için düşüncelerini dinlemek yerine ona bir etiket yapıştırmayı yeterli görüyoruz?

Kendini laik olarak tanımlayan bir insanı din düşmanı ilan etmek de dindar bir insanı Cumhuriyet karşıtı görmek de aynı yanlışın iki ayrı yüzüdür. Çünkü her iki yaklaşım da insanı kendi düşüncesiyle değil, başkalarının ona yüklediği anlamlarla değerlendirmektedir.

Laiklik ile dinsizlik aynı şey değildir. Dindarlık ile Cumhuriyet karşıtlığı da aynı şey değildir.

Bu iki cümleyi anlayamadığımız sürece birbirimizi anlamamız da zorlaşacaktır.

Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in ilkelerini ne kadar anlıyoruz?

Mustafa Kemal Atatürk'ün öncülüğünde kurulan Cumhuriyet, egemenliğin millete ait olduğu yeni bir devlet düzenini ortaya koydu. Laiklik de bu düzenin temel ilkelerinden biri hâline geldi.

Laiklik, en temel anlamıyla devlet yönetiminin dinî kurallara dayandırılmaması ve din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması ilkesidir. Ancak konuyu yalnızca iki kurumun birbirinden ayrılması olarak görmek de eksik kalabilir. Laiklik aynı zamanda devletin yurttaşlarına inançları nedeniyle ayrıcalık tanımaması veya onları inançları nedeniyle dezavantajlı duruma düşürmemesi meselesidir.

Türkiye'de laikliğin anayasal bir ilke olarak kabul edilmesi, devletin hukuk düzeninin dinî otoriteden bağımsız olmasını ifade eder. Bu, insanların dinlerini yaşayamayacağı anlamına gelmez. Tam tersine, din ve vicdan özgürlüğünün güvence altında olması, laik hukuk düzeninin önemli unsurlarındandır.

Peki, bir insanın namaz kılması laikliğe aykırı mıdır?

Bir kadının başörtüsü takması Cumhuriyet'e karşı olduğu anlamına mı gelir?

Bir insanın herhangi bir dine inanmaması, onu inanan insanlardan daha üstün mü yapar?

Elbette hayır.

Bir insanın inancı, tek başına onun hukuk karşısındaki konumunu, vatan sevgisini, ahlakını veya Cumhuriyet'e bağlılığını belirlemez. Bunları değerlendirmek için insanın düşüncelerine, davranışlarına ve savunduğu ilkelere bakmak gerekir.

Cumhuriyet'i savunmakla bir insanın inanç özgürlüğüne saygı duymak arasında çelişki yoktur. Atatürk'ün laiklik anlayışını savunduğunu söyleyen bir insanın, kendisinden farklı inançlara sahip yurttaşların haklarını da savunabilmesi gerekir.

Çünkü bir ilkeyi savunmak, yalnızca kendi düşüncemize uygun durumlarda o ilkenin arkasında durmak değildir.

Peki, aşırı sağcı ve aşırı solcu etiketleri nereden çıktı?

Siyasi düşünceler elbette farklıdır. Sağ ve sol, farklı toplumsal, ekonomik ve siyasi yaklaşımları tanımlamak için kullanılan kavramlardır. Aşırı sağ ve aşırı sol da belirli ideolojik özellikleri ifade edebilir.

Ancak Türkiye'de bu kavramlar bazen düşünceleri anlamak için değil, insanları birbirinden uzaklaştırmak için kullanılıyor.

Bir insanın bütün fikirlerini dinlemeden ona bir etiket yapıştırıyoruz. Ardından o etikete uygun olduğunu düşündüğümüz özellikleri kendisine yakıştırıyoruz. Kişinin ne söylediğinden çok, hangi gruba ait olduğunu düşündüğümüzle ilgileniyoruz.

Böylece insan, kendi düşüncelerinin öznesi olmaktan çıkıyor; başkalarının çizdiği bir kimliğin içine hapsediliyor.

Oysa bir insan Atatürk'ü sevebilir, dinine bağlı olabilir, Cumhuriyet'in kazanımlarını savunabilir ve aynı zamanda devletin yanlış bulduğu uygulamalarını eleştirebilir. Bir başka insan laikliği savunabilir, herhangi bir dine inanmayabilir ve yine de dindar yurttaşların özgürlüklerini kendi özgürlüğü kadar önemseyebilir.

İnsan düşüncesi, birkaç kelimeyle açıklanamayacak kadar geniştir.

Birbirimizden farklı olmak zorunda değiliz demiyorum. Farklılıklarımız zaten hayatın gerçeğidir. Söylemek istediğim şu: Farklılıklarımızı düşmanlık gerekçesine dönüştürmek zorunda değiliz.

Laiklik, kimin hayatına nasıl müdahale edeceğimizin aracı değildir

Laikliği savunduğunu söyleyen bir insan, başkasının inancını aşağılamaya başladığında kendi savunduğu özgürlük anlayışını da sorgulamalıdır. Aynı şekilde din adına konuştuğunu söyleyen bir insan da kendi inancını başkalarına zorla kabul ettirmeye kalktığında özgürlük ilkesini ihlal etmiş olur.

Devletin görevi insanlara neye inanacaklarını dikte etmek değil, hukuk çerçevesinde herkesin temel haklarını korumaktır.

Bir insanın başörtüsü takması da takmaması da tek başına onun nasıl bir yurttaş olduğunu göstermez. Bir insanın dinî bir sembol taşıması, onun eğitim hakkını veya mesleki yeterliliğini kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde hiç kimse dinî bir inancı benimsemeye zorlanamaz.

Özgürlük, yalnızca bizim gibi düşünen insanların özgürlüğü değildir.

İşte laiklik tartışmalarında en fazla unuttuğumuz nokta budur: Devletin tarafsızlığı, insanların birbirine benzemesini sağlamak değil, farklılıklarına rağmen hukuk önünde eşit olabilmelerini güvence altına almaktır.

Elbette kamu kurumlarının işleyişine ilişkin hukuki kurallar ve görevlerin gerektirdiği yükümlülükler bulunabilir. Ancak bunlar değerlendirilirken kişilerin temel hakları, eşitlik ilkesi ve din ve vicdan özgürlüğü birlikte gözetilmelidir.

Bir ilkeyi savunmak, o ilkenin adını kullanarak insanları dışlamak anlamına gelmemelidir.

Cumhuriyet, birbirimizi yargılamak için değil, birlikte yaşayabilmek için var

Cumhuriyet'in temelinde yurttaşlık fikri vardır. İnsanları yalnızca inançlarına, kökenlerine, kıyafetlerine veya siyasi tercihlerine göre sınıflandırmak yerine, ortak bir hukuk düzeni içinde eşit yurttaşlar olarak kabul etmek…

Bunu başarabiliyor muyuz?

Bugün birbirimize sormamız gereken asıl soru budur.

Çünkü bir toplumda insanlar, düşüncelerini açıklamaktan korkuyorsa; inançları nedeniyle aşağılanacağını veya inançsızlıkları nedeniyle suçlanacağını düşünüyorsa; herkes kendi mahallesinin doğrularıyla yetinip diğerini dinlemeyi reddediyorsa orada yalnızca bir kavram tartışması yaşanmıyor demektir. Birlikte yaşama kültürümüz de yara alıyor demektir.

Atatürk'ün mirasını yalnızca belli günlerde yapılan konuşmalara, törenlere ve sloganlara indirgememeliyiz. Cumhuriyet'in ilkelerini anlamak, onları günlük hayatımızda da savunabilmektir.

Hukukun üstünlüğünü önemsemek, insan onurunu korumak, yurttaşların eşitliğini gözetmek ve düşünce özgürlüğüne saygı duymak…

Bunlar birbirine rakip değerler değildir. Aksine, demokratik bir toplumda birbirini tamamlayan temel ilkelerdir.

Atatürk'ü savunmak adına bir insanın inancını küçümsemek de dini savunmak adına Cumhuriyet'in temel ilkelerini reddetmek de bizi ortak bir zeminden uzaklaştırır.

Oysa ihtiyacımız olan şey, birbirimizi susturmak değil; birbirimizi anlayabilecek bir dil kurmaktır.

Son söz: Etiketleri bırakalım, birbirimizi anlamaya çalışalım

Benim itirazım insanların farklı düşünmesine değil. Benim itirazım, farklı düşüncelerin insanları birbirine düşman etmek için kullanılmasına.

Laikliği savunan da dindar olan da herhangi bir dine inanmayan da bu ülkenin yurttaşıdır. Hiç kimsenin diğerinden daha fazla insan, daha fazla yurttaş veya daha fazla söz sahibi olduğunu iddia etme hakkı yoktur.

Bir insanın düşüncesini eleştirebiliriz. Bir siyasi görüşe karşı çıkabiliriz. Bir uygulamanın yanlış olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bütün bunları yaparken insan onurunu, hukuku ve özgürlükleri göz ardı etmemeliyiz.

Çünkü mesele kimin hangi etiketi taşıdığı değil, hangi ilkeleri savunduğudur.

Laiklik, din düşmanlığı değildir. İnanç da başkasının hayatını yönetme yetkisi değildir. Cumhuriyet, yalnızca belli bir kesimin değil, eşit yurttaşlık temelinde hepimizin ortak çatısıdır.

Belki de artık birbirimize şu soruyu sormanın zamanı geldi: Sen hangi taraftasın değil, hangi ilkeyi savunuyorsun?

Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan şey, insanlarının birbirine benzemesi değil; birbirinden farklı oldukları hâlde aynı hukuk düzenine, aynı insanlık onuruna ve aynı özgürlük fikrine sahip çıkabilmesidir.

Laikliği gerçekten anlayabilirsek, belki de birbirimizi yargılamak için kullandığımız kelimelerin yerine birbirimizi anlamamızı sağlayacak cümleler kurmaya başlarız.

Ve belki o zaman, aynı ülkenin insanları olarak birbirimize yeniden daha dikkatli, daha adil ve daha vicdanlı bakabiliriz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Aysel Ayşe Aygün Özer Arşivi