Aysel Ayşe Aygün Özer

Aysel Ayşe Aygün Özer

Üreten Türkiye’den ithal eden Türkiye’ye: ne oldu bize?

Bir ülkenin zenginliği yalnızca kasasındaki parayla ölçülmez. Asıl zenginlik; toprağında, suyunda, fabrikasında, tarlasında ve o toprağı işleyen insanının emeğinde saklıdır.

Türkiye, yıllarca kendi kendine yetebilen ülkeler arasında anıldı. Bereketli topraklarımız vardı. Buğdayımız vardı, fındığımız vardı, pamuğumuz vardı, zeytinimiz vardı, hayvancılığımız vardı. Çiftçimiz tarlasına eker, üretir, kazanır; vatandaş da üretilen ürünle sofrasını kurardı.

Bugün ise aynı ülkenin insanı market rafında ürünün fiyatına bakarken bir başka soruyu da sormaya başladı:

“Bunu neden dışarıdan alıyoruz?”

Elbette Türkiye hâlâ üreten bir ülke. Tarım ve gıda sektörümüz önemli miktarda ihracat gerçekleştiriyor. Fakat ithalatın hızla artması, üretim maliyetlerinin yükselmesi ve bazı ürünlerde dışarıya daha fazla ihtiyaç duyulması, üzerinde ciddi şekilde düşünmemiz gereken bir tablo ortaya çıkarıyor.

Çünkü ithalat, bir ülkenin üretim açığını kısa vadede kapatabilir; fakat üretim gücünün zayıflamasını uzun vadede telafi edemez.

Bugün çiftçiye “üret” diyoruz.

Peki çiftçi hangi şartlarda üretecek?

Gübrenin fiyatı artıyor.

Mazot pahalı.

İlaç pahalı.

Tohum pahalı.

Elektrik pahalı.

İşçilik pahalı.

Suya ulaşmanın maliyeti bile birçok üretici için ciddi bir yük.

Bütün bunların karşılığında çiftçi ürününü kaça satacağını çoğu zaman kendisi belirleyemiyor.

İşte asıl mesele burada başlıyor.

Bir çiftçi bir ürünü üretirken maliyetini biliyor ama hasat zamanı ürününün kaç liraya satılacağını bilmiyorsa, o üretimin sürdürülebilirliğinden söz etmek kolay değildir.

Üretici zarar ederse ne yapar?

Bir yıl daha dayanır.

Sonra bir yıl daha…

Ama sonunda tarlasını küçültür, ürününü değiştirir veya üretimden tamamen vazgeçer.

Biz ise o sırada markette ithal ürüne yöneliriz.

Sonra da “Neden ithal ediyoruz?” diye sorarız.

Oysa cevabı aslında çok açıktır:

Üreticiyi üretirken koruyamazsanız, tüketiciyi ithalatla korumaya çalışırsınız.

Fakat bu çözüm ne kadar sürdürülebilir?

Bugün başka bir ülkeden ucuza aldığımız bir ürünün fiyatı yarın dünya piyasasında yükselirse ne olacak?

İhracatçı ülke kendi vatandaşını korumak için ihracatı azaltırsa ne olacak?

Kur yükselirse ne olacak?

İklim koşulları üretimi etkilerse ne olacak?

İşte gıda meselesinin diğer ürünlerden farkı burada ortaya çıkıyor.

Bir otomobili, telefonu veya başka bir ürünü gerektiğinde dışarıdan satın alabilirsiniz.

Ama gıdada aşırı dışa bağımlılık, yalnızca ekonomik bir mesele değildir.

Gıda güvenliği aynı zamanda ülke güvenliğidir.

Bu nedenle çiftçinin tarlasını boş bırakmaması, gençlerin tarımdan kopmaması ve üretimin sürdürülebilir olması gerekiyor.

Bunun yolu da çiftçiye yalnızca “sen üret” demekten geçmiyor.

Çiftçiye güven vermek gerekiyor.

Üretim planlaması gerekiyor.

Maliyetleri dikkate alan fiyat politikası gerekiyor.

Kooperatiflerin güçlendirilmesi gerekiyor.

Üreticinin ürününü hasat zamanı elinden çıkarmak zorunda kalmaması için depolama imkânlarının artırılması gerekiyor.

En önemlisi de çiftçinin bir sonraki yıl ne yapacağını öngörebilmesi gerekiyor.

Çünkü tarım, bugün karar verip yarın sonuç alabileceğiniz bir alan değil.

Bugün diktiğiniz ağaç yıllar sonra ürün verir.

Bugün toprağa attığınız tohumun sonucunu aylar sonra alırsınız.

Bugün üretimden vazgeçen bir çiftçinin yerine yarın yenisini koymak kolay değildir.

Bu nedenle tarıma günübirlik değil, gelecek 10-20 yılı hesaplayarak bakmak zorundayız.

Türkiye'nin sorunu toprağının olmaması değil.

Türkiye'nin sorunu üretme kapasitesinin olmaması da değil.

Asıl sorun, üreticinin emeğinin karşılığını alabileceği, üretimin sürdürülebilir olduğu ve çiftçinin geleceğini görebildiği bir sistem kurabilmek.

Çünkü üretici kazanmadığında yalnızca çiftçi kaybetmez.

Tüketici kaybeder.

Sanayi kaybeder.

İhracat kaybeder.

Ülke ekonomisi kaybeder.

Bugün fındık üreticisi “fiyat yetmiyor” diyor.

Buğday üreticisi maliyetlerden yakınıyor.

Hayvancılıkla uğraşan üretici yem fiyatlarından şikâyet ediyor.

Sebze üreticisi tarlada ucuza sattığı ürünün markette neden kat kat pahalı olduğunu sorguluyor.

Bütün bu seslerin ortak bir noktası var:

Üretici ayakta kalmak istiyor.

Kimse üreticiden mucize beklemiyor.

Kimse bir gecede zengin olmak istemiyor.

Çiftçinin istediği, bir yıl boyunca verdiği emeğin karşılığını alabilmek.

Toprağından para kazanabilmek.

Çocuklarını okutabilmek.

Borçlarını ödeyebilmek.

Gelecek yıl yeniden üretime başlayabilmek.

Bunlar lüks değil.

Bunlar üretimin devamı için temel şartlar.

O yüzden artık “Neden ithal ediyoruz?” sorusunu sorarken, sorunun diğer tarafına da bakmalıyız:

“Üreticiyi neden yeterince üretemez hâle getiriyoruz?”

Çünkü bugün ithal ettiğimiz her ürünün arkasında yalnızca bir gemi, bir liman ve bir ticaret anlaşması yok.

Bazen o ithalatın arkasında boş bırakılmış bir tarla vardır.

Üretimden vazgeçmiş bir çiftçi vardır.

Köyünü terk etmiş bir genç vardır.

Borç nedeniyle küçülmüş bir işletme vardır.

Ve belki de yıllarca ihmal edilmiş bir tarım politikası vardır.

Türkiye'nin yeniden güçlü bir üretim ülkesi olması mümkün.

Ama bunun için önce üreticinin sesini duymamız gerekiyor.

Çiftçiyi yalnızca ürün yetiştiren insan olarak değil, ülkenin gıda güvencesini sağlayan stratejik bir aktör olarak görmeliyiz.

Çünkü bir ülkenin geleceği yalnızca fabrikalarda değil, tarlalarda da üretilir.

Ve unutmayalım:

Üreticisini kaybeden bir ülke, bir süre sonra üretebildiği ürünleri bile dışarıdan almak zorunda kalır.

Türkiye'nin yeniden güçlü bir üretim ülkesi olması için ihtiyacımız olan şey daha fazla ithalat değil;

daha güçlü üretici, daha doğru tarım politikası ve emeğinin karşılığını alan bir çiftçidir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Aysel Ayşe Aygün Özer Arşivi